" />
  1. Books
  2. Science Fiction
  3. Award Winners
    1. Reklamlar
      Alevi Haber: Özgür, Bağımsız,Siyasi ve Ezilenlerin Haber Sitesidir.
      Accueil / Ekonomi

      Ekonomi

      Moody’s’ten Türkiye için uyarı: Kırılgan…

      Moody’s’ten Türkiye için uyarı: Kırılgan…

       

      Moody’s, Türkiye’nin dış kırılganlık riskini “yüksek” seviyesinden “yüksek +” seviyesine yükseltti. Ayrıca ABD ya da Almanya ile yaşanabilecek olası bir gerilimin TL’nin tekrar güç kaybetmesiyle sonuçlanabileceği uyarısında bulundu.

      Kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, Türkiye’nın dış risklere kırılganlığını, yurt dışından sağlanması gereken yüksek tutarda finansmanı gerekçe olarak bir derece artırdı.

      Moody’s tarafından dün yayımlanan ve kredi derecelendirme niteliği taşımayan raporda, Türkiye’nin dış kırılganlık riski “yüksek” seviyesinden “yüksek +” seviyesine çıkarıldı.

      Dünya Gazetesi’nde yer alan habere göre bu değerlendirmeye gerekçe olarak yurt dışından sağlanması gereken yüksek tutarlı yeniden finansmanın yarattığı kırılganlığı gösteren Moody’s raporunda ayrıca, “Düşük tasarruf oranlarına, enerji ithalatına ve ihracatın yüksek ithalat içeriği gibi sebeplerden kaynaklanan yapısal cari işlemler açığını yansıtmaktadır” denildi.

      Türkiye’nin yurt dışı ve döviz yükümlülüklerine kıyasla “mütevazi” kalan döviz cinsi varlıkların da dış kırılganlığı artırdığı ifade edildi.

      Cari açığın bu yıl tüketim ve yatırımlardaki gerilemeyle birlikte ortalama yüzde 1.2’ye gerileyeceğini öngören Moody’s, bu sayede dış finansman gereksinimi azalsa da, yeniden finans edilmesi gereken yükümlülüklerin azımsanmayacak miktarda olduğuna dikkat çekti.

      Moody’s geçen yıl Ekim ayından itibaren gerilimin azaldığı Türkiye-ABD ilişkilerinin Türkiye’nin Rusya’dan aldığı S-400 füzeleri nedeniyle tekrar hareketli bir döneme girdiğine ve Almanya’nın Türkiye’ye giden turistlere yönelik seyahat uyarısını sertleştirdiğine dikkat çekti.

      Raporda, “Bu diplomatik anlaşmazlıklardan biri veya ikisi birden daha hararetli bir hal alması ve ticaret ve yatırımları daraltacak yeni yaptırımların başlatılması TL’nin tekrar güç kaybetmesinde rol oynayabilir” denildi.

      Moody’s, Türkiye’nin kredi notunu yatırım yapılabilir seviyenin üç basamak altında “negatif” görünüm ile derecelendiriyor.

      Halk TV

      Reklamlar

      Dev sektör kepenk kapatabilir!

      Dev sektör kepenk kapatabilir!

      12 milyar dolarlık sektör 3’lü kıskaç altında. Taksit yasağı, kredi düşüşü ve alım gücünün daralmasıyla kuyum satışları yüzde 60 azaldı. Sektör yakında mağazaların kapanmasından korkuyor.

      Üretim ve iş hacmi ile dünyanın 5 büyüğü arasında yer alan Türk kuyumculuk ve altın sektörü, sıkıştığı 3’lü kıskaç nedeniyle önümüzdeki günlerde kepenk kapatmaya hazırlanıyor.

      Sözcü’den Sayime Başçı’nın haberine göre, Türkiye’de büyük bir tasarruf aracı olarak görülen ve ihracatla birlikte 12 milyar dolarlık bir büyüklüğe ulaşan sektörün, taksit yasağı, altın kredisi hacmindeki düşüş ve azalan alım gücü ile geçen yıl iç pazardaki perakende satışları yüzde 60 küçüldü. Sektör temsilcileri, yakında kepenk kapatmaların yaşanacağına dikkat çekti.

      TAKSİT YASAĞI VURDU

      Mücevher İhracatçıları Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Kamar, bu hafta İstanbul’da düzenlenecek olan Mücevher Fuarı öncesinde yaptığı değerlendirmede, bu alanda faaliyet gösteren perakendecinin iç pazarda ürün satmaya korkar hale geldiğini söyledi. Eskiden gelirinin yüzde 10’unu hem tasarruf hem de tüketim amaçlı altına yatıran ve taksitli alışveriş yapan vatandaşın artık böyle bir bütçesinin olmadığını kaydeden Kamar, “Perakendede sektörün ortalama sepet harcaması 700-800 TL’ye düşmüş durumda. İç pazar dolar bazında yüzde 60 daraldı. Ağustosta getirilen düzenlemeyle 4 taksitin kaldırılması altın satışlarını vurdu. İç piyasada büyük ihtimalle mağaza kapanması olur. Taksit sayısını öldürdüler, Anadolu’da esnaf kredi alamıyor. Türk kuyumculuğunu 4 taksit kurtarır” diye konuştu. Sektörün 4.5 milyar dolarlık ihracat ile 100 milyar dolarlık küresel pazardan yüzde 4.5 pay aldığını aktaran Kamar, şöyle devam etti:

      “Bizim önümüz çok açık. İhracatımızı 10 milyar dolara çıkarma potansiyelimiz var. İnsanlar kolay ticaret olan yerlere gidiyor. Komşularımızın dolara ulaşma problemi var. O nedenle 150-200 bin dolar değerinde altın giriş çıkışının serbest olduğu düzenlemeler yapılmalı. İnsanlar Dubai’ye gidiyor. 2 kilo altını götürüp 2-3 gün eğleniyor, dolara gerek kalmıyor. Düzenlemeler yapılırsa biz  de Türkiye’ye 100 ton altın getiririz. Bununla 4.5 milyar dolarlık bir ekstra iş hacmi yaratılır.”

      YURTDIŞINDAKİ ALTINLAR GELİYOR!

      Deutsche Welle Türkiye Ekonomi Uzmanı Uğur Gürses, Türkiye’nin döviz ve altın rezerv politikasında 2017 sonrasında başlayan değişimin 2018’de de devam ettiğini, bunun olası bir yaptırıma Ankara’nın hazırlık işareti olduğunu öne sürdü. Gürses, yazısında şu ifadelere yer verdi:

      “2018 sonu verilerine göre; Merkez Bankası’nın (MB) toplam altın rezervleri zorunlu karşılıklar için tutulan altınlardaki azalış nedeniyle 76.3 ton düşerken, kendi malı olan altın rezervleri 53.8 ton arttı. MB, Britanya Merkez Bankası’nda tuttuğu altın miktarını kayda değer miktarda azalttı: 278.8 ton. Peki ne oldu bu altınlara? Yurtiçine taşındı. Borsa İstanbul’daki altın saklama kasalarına taşındı. Miktarı ise 221 ton. Böylece 2016’dan bu yana Türkiye’ye getirilen altın miktarı 324 ton oldu. MB altın rezervlerinin yüzde 80.2’si artık ülke sınırları içinde. ”

      Halk TV

      İhbar edenlere 6.4 milyonluk ikramiye

      Vergi kayıp ve kaçağı ile mücadele kapsamında vatandaşlardan önemli destek alınırken, geçen yıl vergi kaçıranları ihbar eden 391 kişiye toplam 6.4 milyon liralık ihbar ödemesi yapıldı.
      [Haber görseli]

      AA’nın Gelir İdaresi Başkanlığı verilerinden yaptığı derlemeye göre, 2017’de vergi kaçıranları ihbar eden kişi sayısı 454’ü bulmuştu. Başkanlığın 2017’de ödediği ikramiye tutarı 12 milyon 870 bin lira oldu.

      İhbarı doğru çıkan kişilere, kesinleşen verginin yüzde 10’u oranında ödeme yapılırken, geçen yıl içinde ihbarda bulunanlara yapılan ikramiye ödemesi 6 milyon 396 bin 266 olarak gerçekleşti. Son 5 yılda vergi kaçıranları ihbar eden 1719 kişiye toplamda 34 milyon 656 bin 580 liralık ikramiye ödendi. 2018’de alınan toplam ihbar sayısı 41 bin 391’i buldu. İhbar bildirimlerinin tek merkezden Vergi İletişim Merkezi aracılığıyla alınmasına ve sonuçlarının takip edilmesine dönük çalışmalar da devam ediyor.

      Türkiye’de her bebek 5 bin 513 dolar borçla doğuyor

      Türkiye’de her bebek 5 bin 513 dolar borçla doğuyor

      CHP tarafından hazırlanan “Türkiye Krizi” başlıklı rapora göre, dış borcumuz 2002’den beri 3.5 kat arttı ve 450 milyar dolara dayandı. 2002 yılında doğan her çocuk bin 963 dolar borçla dünyaya gözlerini açarken, 2018’de rakam 5 bin 513 dolara çıktı.

      Sözcü’den Başak Kaya’nın haberine göre Türkiye’de doğan her çocuk 5 bin 513 dolar borçla dünyaya gözlerini açıyor. Yerel seçim propagandasını ekonomik sorunlar üzerine oturtan CHP, son virajda da ağırlığı ekonomiye verecek. Bu kapsamda CHP Ekonomi Politikaları Genel Başkan Yardımcılığı, “Türkiye’nin Krizi” başlıklı bir broşür hazırladı. Broşürde şu veriler yer aldı:

      DOĞUM HEDİYESİ

      Türkiye’nin dış borcu 2002’den bu yana 3.5 kat artarak 450 milyar dolara dayandı. İktidar 23.5 milyar dolar IMF borcunu ödemekle övünürken, dış borca 319 milyar dolar daha eklendi. 2002 yılında doğan her çocuk bin 963 dolar borçla dünyaya gözlerini açarken, 2018 yılında bu rakam 5 bin 513 dolara yükseldi.

      BORÇ GIRTLAĞI AŞTI

      Son 16 yılda vatandaşların tüketici kredisi borcu 176 kat artarak 399.4 milyar liraya, bireysel kredi kartı borçları 24 kat artarak 104.8 milyar liraya ulaştı. Devletin, vatandaşların ve şirketlerin toplam borcu ise ülkenin gelirini aştı. 2002’de Türkiye’nin her 100 liralık gelirine karşı 94 lira borcu varken, 2018 yılının üçüncü çeyreği itibarıyla bu rakam 120 liraya çıktı.

      ÇİFTÇİYE BORÇ

      2007-2019 döneminde Tarım Kanunu gereği çiftçiye ödenmesi gerektiği halde ödenmeyen tarımsal desteklerin toplamı 150 milyar TL’yi aştı. Bu, devletin her bir çiftçi ailesine 68 bin 386 TL borçlu olduğu anlamına geliyor. Türkiye’de işlenen tarım alanları da 2002’de 239 milyon dönüm iken, 2018’de 197 milyon dönüme indi.

      SIĞIR İTHALATI

      Son 16 yılda Türkiye’nin tarım ve hayvancılık alanında yaptığı ithalat 95 milyar doları aştı. Türkiye 2018 yılında ABD’den sonra en çok sığır ithal eden 2. ülke oldu. Çin’in nüfusu Türkiye’nin 17 katı, Türkiye’nin ithal ettiği sığır sayısı ise Çin’in 9 katı.

      DIŞ TİCARET AÇIĞI

      Cumhuriyetin kurulduğu 1923 yılından 1950 yılına kadar Türkiye’nin dışarıdan aldığı ile dışarıya sattığı ürün arasındaki fark, yani dış ticaret açığı sıfırdı. Şimdi ise dış ticaret açığı katlanarak arttı. Türkiye’nin dış ticaret  dengesi son 16 yıllık dönemde haftada ortalama 1.2 milyar dolar açık verdi.

      MERKEZ BANKASI REZERVLERİ ERİDİ

      2014 yılında Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde 59. sırada olan Türkiye, 5 yılda 50 sıra birden gerileyerek 2019 yılında 109. sıraya düştü. Aynı dönemde milli gelir 950 milyar dolardan 784 milyar dolara geriledi. Merkez Bankası’nın kasasındaki rezervler ise artık kısa vadeli borca bile yetmez hale geldi. 2002’de her 100 dolarlık kısa vadeli dış borca karşı Merkez Bankası’nın kasasında 169 dolar rezerv vardı, 2018 itibarıyla ise 79 dolar var.

      Ford’dan tasarruf’ kararı: 5 bin işçiyi çıkaracak

      Ford’dan tasarruf’ kararı: 5 bin işçiyi çıkaracak

       

      Almanya’nın Köln kentinde üretim merkezi bulunan otomotiv devi, Anadolu’dan Almanya’ya göçte önemli bir yere sahip.

      Almanya’nın Köln kentinde Avrupa üretim merkezi bulunan Amerikan otomobil firması Ford, 5 bin işçi çıkaracağını duyurdu. Ford fabrikası kararını Köln’deki çalışanlarına gönderdiği bir yazıyla duyurdu.

      ALMAN YÖNETİMDEN ÇALIŞANLARA YAZI

      Ford Köln İşletme Tesisleri Müdürü Gunnar Herrmann ve Personel Dairesi Müdürü Rainer Ludwig imzasıyla işçilere gönderilen tenkisat yazısında, tasarruf planlarının 500 milyon dolar olduğu, bunun da 5 bin işçiyle yollarını ayırmak olduğu belirtildi. Yazıda ayrıca işten çıkarılanların 49 yaşından küçük olması halinde tazminat ödeneceği, 50’den büyük olmaları halinde ise erken emeklilik yoluyla iş ilişkilerinin sonlandırılacağı bildirildi.

      Sert tasarruf tedbirlerinin temelinde, şirketin geçen yıllarda hedeflediği rakamlara ulaşamamasının yattığı aktarılırken, Ford Almanya’nın geleceğinin garanti altına alınması için 5 bin çalışanıyla yollarını ayırmasının kaçınılmaz olduğuna dikkat çekildi. DHA’nın aktardığına göre Ford Köln’de 18 bin, Saarlous’da 6 bin ve Aachen tesislerinde de ise 200 kişi çalışıyor.

      FORD, ANADOLU’DAN ALMANYA’YA GÖÇTE ÖNEMLİ BİR YERE SAHİP

      Anadolu’nun Almanya’ya göç sürecinde Köln Ford tesisleri, çok önemli bir yere sahip. Birinci kuşak Türk çalışanların azaldığı fakat onların çocuklarının hala çalıştığı Köln Ford’daki bu tenkisatın, en fazla onları tedirgin ettiği ifade ediliyor.
      VOLKSWAGEN VE AUDİ DE BENZER KARAR ALMIŞTI

      Hafta içi Volkswagen ve Audi firmaları da ülke genelinde çalışan 5 ve 7 bin olmak üzere toplam 12 bin işçi çıkaracağını açıklamıştı.

      Arti gercek

      Pragmatizm ve Tayyip sultasının yeni ortağı McKinsey

      Bir de bazı liberal aydınların yeniden depreşen siyasi beklentilerine şahit oluyoruz. Almanya ve Avrupa’ya yakınlaşmayı demokratik gelişmeler için hayra yoran bu gibiler bunca tecrübeye rağmen Türk devlet geleneğini ve onun bugünkü icracısı Tayyip’ten iyi demokratik adımlar atacağını bekliyor. Ne Almanya ne de Avrupa’nın demokrasi ve insan hakları bakımından Türk yönetimi ile herhangi ciddi sorunlarının olmadığını anlamak istememektedirler. Oysa önümüzdeki dönemde “terörizmle mücadele” adı altında en saldırgan politikalara destek vermeye devam edeceklerini ve seçkin silahlar satacaklarını yaşayarak göreceklerdir. Övdükleri Avrupa değerlerinin emperyalist-gerici çıkarlar üzerinde işlediğini anlamak istemezler. Irkçılığın gelişmesinde birinci derecede rol oynayan Avrupa ülke yönetimlerini halklara kurtuluş olarak sunmak tarihten hiç bir şey anlamamaktır. Ezilen halk kitlelerin kendi güçlerine dayanması esastır. Avrupa’dan istenecek bir dayanışma varsa bunlar emperyalist kuvvetler değil, demokrasi ve devrimci güçlerdir. Gerisi halka ihanettir.

      Türkiye’nin bağımsızlığı üzerine ve milli ile yerli olmakla çaka satan selefi sultan Tayyip ve tayfasının aldıkları son ekonomik ve siyasi kararlar veya daha doğrusu almak zorunda bırakıldıkları kararlar üzerine bir şeyler söylemek yerinde olacaktır. Hala kulaklarımızda çınlayan bazı sözler hiç söylenmemiş gibi bugün bambaşka sözler söylenmekte ve zıt yaklaşımlar sergilenmektedir. Siyaset alanıyla ilgili olan her kişi ve kurum az çok pragmatizmi duymuş ve pragmatizmin ne anlama geldiğini ve ne işe yaradığını bilir. İşine geldiğinde bir karar almak ve o karara ihtiyaç kalmadığında ise tam zıt bir başka karara imza atmak pragmatizm ruhu ve pragmatist çizginin tipik halidir. Pragmatist felsefenin babası William James denen kişidir. Yalın olarak ve Türkçe ile açıklayacak olursak pragmatizm faydacılık veya yararcılıktır. İşine geleni yapmak, işine yarayanı kullanmak pragmatizmdir. Başkalarının, yani isterse tüm toplum aleyhine ağır zarar verse bile kendi lehine ise pragmatist için bunun önemi yoktur. “Başarı getiren her şey yararlıdır” ilkesi onun tipik yaklaşımıdır. Alınan karar eyleme döküldüğünde yarar getiriyorsa bu iyidir. Sonuçlar olumlu ise iş iyi gidiyor demektir. Pragmatizmin ahlak yasası yoktur. Doğayı ve onun bir parçası insanın geleceğini tahrip etse de eğer eylemin sonuçları olumluysa pragmatist için sorun yoktur. Örneğin Selefi sultan Tayyip bir süre önce Efrin’e askeri bir saldırı başlattığında aklına hiç de orada yaşayan yüzbinlerce insanın yaşamı, ne olacakları, nereye gidecekleri, uğrayacakları katliam vs. aklına getirmek istememişti. Getirmemişti çünkü Efrin halkı Türk egemen sınıfları için tehlikeliydi. Kendi özerk yaşamlarını kurmuş ve görece özgür yaşıyor ve mutluydular. Ancak onların bu özerkliği Türk devletinin esareti altında yaşamak zorunda kalan Kuzeyli Kürtlere kötü örnek oluyor diye düşünüyordu devlet. Dolayısıyla bu birliği mutlaka dağıtmak gerekliydi. Oysa aynı toprakların bir parçası olan İdlip’te durum öyle değildi. Türk devlet yanlısı cihadist gurupların denetimindeki bu bölge Türk devletinin kontrolü altında olan bir yerdi. Ve Rus ve İran gericiliğinin çıkarlarına ters düşen bu bölgeye askeri bir girişim olasılığı ortaya çıktığında Türk devlet yetkililerinin feryadını duyar olduk. Milyonlarca insanın katledilmesine, bir faciaya fırsat veremeyiz kabilinde açıklamalar yapıldı. Bu açıklamalar elbette orada yaşayan yoksullar için değil, Türk devletinin çıkarlarına zarar vereceğinden dolayı yapılıyordu. Yani buraya yapılacak bir müdahalenin sonuçları kendisi için olumsuz olacaktı. Oysa Efrin’de öyle olmayacaktı. Bu tipik pragmatist dediğimiz çıkarcı, fırsatçı bir yaklaşımdır. Burjuvazi veya onun felsefesinde etkilenenlerin çok kereler böylesi tutumlar aldıklarını biliyoruz. Dolayısıyla selefi sultan yönetiminin İdlip ile ilgili aldığı bu tutum ile girdiği mecradan kaynaklı, karşılık olarak başka dengeleri ve yeni yaklaşımları beraberinde getirdi. Bunlara aşağıda belli düzeylerde değineceğiz.

      Hatırlanacağı üzere anlaşmazlık içinde olduğu konular ve iktidara kimin hakim olacağı üzerine kısa zaman önce yakın dostu ve ittifak gücü olan Fetullah Gülen ile boğazlaşmaları neticesinde yapılan askeri darbe girişiminin arkasında yer aldıkları gerekçesi ile Almanya ya da ABD yönetimleriyle çelişkiye düşmüş olan Selefi sultan Tayyip, bu ülkelerin yönetimlerine yönelik eyyy Amerikaa… Ey Almanya…diyerek başlayan ve ağır suçlamalara varan söylemleri gırla gidiyordu. Bu çekişmeler ister istemez ortaya bazı sonuçlar çıkarıyordu. AKP’nin Almanya toplantılarına izin vermediği için Angela Merkel’e ve hükümetine yönelik “bunlar Nazi uygulamaları, siz bunları yaptıkça biz de size faşist demeye devam edeceğiz” gibi ağır sözler sarf ediliyordu. Keza ABD yönetimine yönelik “güçlü olan değil haklı olan adaletlidir” hatırlatmasının yanı sıra ağır sözlere yer verdiği de hafızalarda tazeliğini korumaktadır. Ne var ki zamanın çarkı hızla dönüyor. İhtiyaçlar bugünkü dünyada çabuk yer değiştiriyor. Bir ihtiyacın yerine bir diğeri geçiyor. Bu ise dün söylediklerine üzerine bir çizgi çekmek gerekli hale getiriyor. Yani faydacı-çıkarcı dediğimiz pragmatizm devreye giriyor ya da sürülüyor.

      İşte her ne oldu ise(!) ekonomik kriz kapıyı çaldı. Dolar ve genel olarak döviz akıl almaz bir hızla yükseldi,Tayyip’in kapısını tıklattı. İşler beklenen gibi gitmedi. Alev paçayı sardı. Borç yükü daha da yükselerek ses veriyor. Selefi sultan bu durumu bir kriz değil de manipülasyon olduğunu ileri sürdü. Ülkeyi sarmış “dış düşmanın işi” olarak izah etti. Yoksulları fedakârlık yapmaya, yokluğu, yoksulluğu paylaşmaya ve herkesi sabırlı olmaya davet etti.

      Diğer yandan dış güçlerin bir manipülasyonu demesine rağmen hem ABD hem de Almanya’nın yolunu tuttu. Dış güçlerle buluşmak üzere dış yolculuğa çıktı. Zira yapılması gerekenler, alınması gereken acil tedbirler vardı. Dünkü güne takılıp kalamazdı. O söylediği “Nazi uygulamaları” sözler kızgınlık anında sarf edilmiş sözlerden ibaret kaldı. Durum kötü “dış güçler” masalını terk etmek, bir yana bırakmak, onlarla buluşmak ve desteklerini almak yerinde olurdu. “Dün dündür bugünde bugündür” pragmatist felsefesini iyi bilen ve tükürdüğünü yalamayı alışkanlık haline getiren sultan Tayyip yeni bir yol haritası için yola düştü. “Türkiye ve Almanya’nın anlaşmazlıklarını bir tarafa bırakarak ilişkilerinde yeni bir sayfa açması, son dönemde dünyada ortaya çıkan dramatik gelişmeler nedeniyle iki taraf açısından da zaruridir”, “Almanya ile ilişkileri o eski sıcak döneme yeniden taşımak istiyoruz”  dedi. Dün söylediği “bunlar Nazi uygulamalarıdır” sözlerinin bir hükmü de gereği de kalmamıştı. “Dün dündür bugün bugündür”

      Selefi sultan Tayyip’in ettiği laf içinde şu vurgular dikkatimizi çekti. “Son dönemlerde dünyada ortaya çıkan dramatik gelişmeler”. Neydi bu “son dönemlerde dünyada ortaya çıkan dramatik gelişmeler” Birincisi, Türk egemen sınıfları için ama özellikler de AKP ve Tayyip için Orta-Doğu ve çevresinde yeniden bir güç olmaya dönük eskilerde kalmış hevesi yeniden dürtükleyerek bu yönde ilerleyen askeri ve siyasi atılım politikasının çökmesi. İkincisi, bu çöken politikanın neticesinde zaten güncel bir tehlike olan Kürdistan’ın kurulma ihtimalinin daha bir güçlenmiş olması. Üçüncüsü, sırtını dayadığı ve medet umduğu Rusya-İran ittifakı içinde İdlip meselesinde azarlanarak ötelenmesi. Dördüncüsü, İdlip üzerinden giderek diğer alanlardan kovulma ya da etkisinin zayıflama ihtimalinin güçlü bir olasılık olması vs. Kısacası rüzgar her bakımdan sert ve aleyhte esiyordu selefi sultan Tayyip için.

      Bu durum sadece Türk militarist savaş cihazını değil, Almanya ve diğer Avrupa ülkelerini de derin endişelere götürdü. İdlip’e yapılacak bir saldırı neticesinde milyonlarca insanın Türkiye ve oradan Avrupa’ya akması durumu sadece Türkiye’yi değil tüm Avrupa egemenlerini de derin düşündüren bir konu durumundadır. İşte karşılıklı son verilen suçlamaların ve diğer başka ihtiyaçlar “terörizmin destekçisi” Trump ve “Nazi uygulayıcısı” Merkel’e doğru giden yolu açan gerçeklerdir. “Son dönemlerde  dünyada ortaya çıkan dramatik gelişmeler” dediği ve “Almanya ile ilişkilerimizi o eski sıcak döneme yeniden taşımak istiyoruz”un gerekçelerinin dayandığı sebepler bunlardır.

      İşe bakın ki Efrin saldırısında insan unsurunu Tayyip ve çevresi için hiç de önemi yoktu. Rusya ve İran’ın yapacakları bir operasyonun İdlip’te insan kıyımına yol açacağı gerekçesiyle doğru bulmadıklarını haykırdı sultan Tayyip. Ve yakın dostları Trump ile Merkel aynı kanaat içindeler. Oysa dünyanın birçok yerinde yürüttükleri savaş neticesinde milyonlarca insanın topraklarından kopmalarına, mültecileşmelerine, kırımdan geçirilmelerine yol açan kanlı emperyalist savaşları uzaylılar yapmış gibi pişkin davranabilmektedirler.

      Emperyalist-kapitalist sistemin özelliklerinden biri yıkmak ve parçalamaktır

      Emperyalist-kapitalist sistemin özelliklerinden biri yıkmak ve parçalamaktır. Yıkıp, parçaladığını yeniden çıkarları doğrultusunda inşa etmektir. Bu onun doğasıdır. Lakin yıkıp- parçaladığı ve dağıttığı ve yeniden kendisinin ihtiyaçları doğrultusunda ayağa kaldırdığı her ülke ya da bölge insanının uğradığı ağır tahribatların onlar için hiç bir önemi ve değeri yoktur. Onlar için önemli ve değerli olan şey, ekonomik-politik, sosyal çıkarları ve o ülkeleri kendilerine bağımlı kılmak ve sömürüyü daim kılmaktır. Rakipleriyle giriştikleri her çatışma ve kapışma o topraklarda yaşayan milyonlarca insana kan ve katliam olarak dönüyor. Rus ve ABD emperyalistlerinin Orta-Doğu ve çevresinde yarattıkları en son tahribatın sadece insana düşen payına bakmak yeterlidir. Açlık ve sefalet, toplu ölümler, yaşam kaynaklarının yıkıma uğratılması alenidir. Mültecileşmek zorunda kalan insanlar üzerinden ırkçılığı kışkırtanların yine aynı dünya jandarması güçler bunlar değil midir?

      Türk egemen sınıflarının tümü ve selefi sultan Tayyip ile çevresi bu yıkımda büyük sorumlulukları vardır. 3.5 milyon olduğu söylenen Suriyeliye ev sahipliği yapmakla övünmesi tam bir sahtekârlıktır. Suriye savaşının mimarı Türk devletini yönetme yetkisini elinde bulunduran selefi Tayyip’tir. Milyonlarca Suriyeli mülteci Türk devletinin ve tüm gerici güçlerin savaş politikalarından kaçmak zorunda kalan bir halktır. Selefi sultan ve Türk egemen sınıfları, çalışan emekçilerin yaratıkları değeri işgalci-ilhakçı bir savaşta harcamaktadır. Türkiye emekçilerini “vatan-millet, milli-yerli, dış güç saldırısı” yalanlarıyla yanında tutmaya özel gayret göstermektedir. Yeni yasama yılının, yani meclis açılırken ilk gündem maddesi yine savaş tezkeresidir. “Vatan-millet” gibi söylemlerinin arkasında çevirdiği dolaplar çok farklıdır. ABD-New York dönüş yolunda ABD lehine gayet yumuşak sözler etmeye başladı. Zarrap-Halk bankası davasını üzerine neler konuşulduğu resmi kayıt dışıdır. “Vatan-Miilet, Yerli-Milli” derken damat Berat Albayrak ve ekibi 27/09/2018 tarihinde ABD Ekonomi ve Finans Dünyası ile bir araya geldi. Selefi sultan Tayyip bu buluşmayı özel olarak izledi, yönlendirdi ve yapılan anlaşmaları imzalattı. Yeni Ekonomi Program açıklandı. Halka kemerlerinizi daha fazla sıkın çağrısı yapıldı. Zamlar birbirini izledi. Ülkede Sayıştay’ı aşan “yerli ve milliler” genel devlet maliyesini yani16 bakanlığın harcamalarını denetleme ve yönetme yetkisini Mckinsey adındaki bir ABD şirketine devrettiler. Sahi “etrafımız dış güçlerce sarılmıştır” teranesi nerede kaldı? ABD şirketine devredilen bu yetki karşılığında neler alındı? Bunlar kapalı kapılar ardında karara elbette bağlanmış durumdadır ama bunu halka açmazlar/açamazlar.

      “Almanya ile gayet verimli bir ziyaret oldu” denildiğine göre bu verimin hasadı nedir? Bunlar neden halktan gizlenmektedir?

      Ne türlü anlaşmalar yapıldığı halka açıklanmasa da herkesin gözleri önünde ekonomi yönetiminin ABD’ye teslim edildiği, daha dün Nazi dediği Alman yönetimine boyun eğerek açık ve gizli olmak kaydıyla çeşitli anlaşmalara imza atıklarını biliyoruz. Ve yaşadığı ekonomik ve siyasi krize bir nebzede olsa çare olacak büyük tavizler verdiğini varsayabiliriz. Belli ki içinde yer aldığı Rus ve İran ittifakının tamamen aleyhine dönmesi durumunda yeniden ABD ve Avrupa’ya doğru alt yapı hazırlandı.

      Bunlar karşılıklı çıkarlardır. Yeni bir mülteci akının önlenmesi hem Almanya ve Avrupa’nın hem de Türk devlet yönetiminin arzusudur. Almanya’nın sultan Tayyip’i gayet sıcak karşılamasının altında elbette çok neden sayılabilir. Bu nedenler ne Türkiye’deki tutuklu gazeteciler ve genel insan hakları sorunudur ne de demokrasi. Arzular çok başkadır. Bu sebepler birincisi, yeni bir mülteci akınını engellemek. Zira resmi rakamlara göre şu ana kadar Suriye’den Almanya’ya 700 bin mülteci gitmiştir. 3.5 milyonun ise Türkiye’de olması gerici yönetimleri yakınlaştıran sebeplerden biridir. İdlip’e müdahale ile durumun nereye varacağını tahmin etmek zor olmayacaktır. İkincisi, Almanya, Türk devleti üzerinden Suriye ve Orta-Doğu’da etkisini arttırmak istemektedir. Suriye’de gerici bir çözüm için söz ve etki sahibi olmasının yolu Sultan Tayyip’e destek olmaktan geçeceğini bilir. Bu bakımdan Almanya’nın Türk yönetimi ile tartışmasının nedeni demokrasi ve insan hakları ile ilgili değil ve aslında bu konuda tartışma ancak Türk devletinde istediklerini elde edemediği dönemlerde zuhur etmiştir. Onun dışında hiç bir tartışma olmamıştır. Çünkü Alman ve Türk devletleri için onların gerici çıkarları esas olmuştur. Almanya ayrıca liderliğini yaptığı Avrupa Birliğinin ABD başkanı Trump’ın transatlantik işbirliğini sarsan çıkışları ve diğer başka sebeplerden dolayı daha farklı bir güvenlik politikası izleme mecrasına girdiğini ya da bunu denediği de varsayıla bilinir. Tüm bunlar gösteriyor ki demokrasi ve insan hakları sözleri sahtedir. Almanya’nın tek derdi emperyalist çıkarlardır. Tüm bu gerçeklerin farkında olan Selefi sultan için keza Nazi dediği Almanya ile buluşması ve görüşmeye büyük değer biçmesi bu durumla ilgilidir. Ve lazım olan ne varsa, kimde ve kimin elinde ise yüzünü oraya çeviriyor. Karşılıklı olarak birbirlerinin sırtlarını sıvazlamalarının, övgüler dizmelerinin nedeni budur. Araya serpiştirilmiş insan hakları, tutuklu gazeteciler, demokrasiyi geliştirme lafları, iğrenç ilişkilerin yüzüne sürülmüş bir makyajdan ibarettir. Burjuva demokratik bazı yasalar ve yıllar içinde mücadele ile kazanılmış haklardan kaynaklı farklı dengelerin varlığı ve demokratik kamuoyunun baskısı bir gerçek olmasına rağmen Alman devlet ve hükümetinin gerçek yüzü budur. Bu yüzü Ermeni soykırımında, Kürtlere ve tüm demokratik-devrimci harekete karşı yürütülen askeri ve siyasi destek operasyonlarda görmüştük.

       Ezilen halk kitlelerin kendi güçlerine dayanması esastır

      ABD’ye yaklaşımda da iş farklı değildir. Mckinsey şirketine devredilen ülke yönetimi ve denetimi selefi sultanın ülkeyi yönetemediğini gösterir. Birçok kuruluşa, ülkelere olduğu gibi İsrail’e de danışman bir şirketin Türk mali sistemini yönetmesi ve denetlemesinin gerici ilişkilerin iç içeliğine işaret eder. Bir ülkenin var olan toplam16 bakanlığın tümünü emperyalist bir kuruluşa devretmek o ülkeye tecavüz etmekle eş anlamlıdır. “Terörist İsrail” ile ortak bir yönetim altında buluşmak bizim “yerli ve milli”lere has bir uygulama olmasa da, halka söylenen bunca yalandan yüzleri azıcık bile olsa kızarmamaktadır. Mckinsey’e devredilen yönetim ve denetim görevi açıktır ki büyük ve sarsıcı etkisi olacaktır. Ekonomik ve siyasi sonuçları ağır olacaktır. Bunu bildikleri için AKP ve Tayyip yandaşlarından bazıları seslerini yükselttiler. Deyim yerinde ise şok içindeler. Anti-emperyalist ve dünya lideri olarak telakki ettikleri sultan Tayyip’in emperyalist sistem çarkının bir parçası olduğu ve bu gerçeğin bu olay ile açığa daha net çıkması onları sarsmıştır. Zira biliyorlar ki ülke maliyesinin Mckinsey’e devredilmesi demek tavuk kümesinin koruma görevi tilkiye verilmesi demektir. Dünya büyüklerine kafa tuttuğunu sandıkları şahsın bir hiç olduğunu görmüşlerdir.

      Bir de bazı liberal aydınların yeniden depreşen siyasi beklentilerine şahit oluyoruz. Almanya ve Avrupa’ya yakınlaşmayı demokratik gelişmeler için hayra yoran bu gibiler bunca tecrübeye rağmen Türk devlet geleneğini ve onun bugünkü icracısı Tayyip’ten iyi demokratik adımlar atacağını bekliyor. Ne Almanya ne de Avrupa’nın demokrasi ve insan hakları bakımından Türk yönetimi ile herhangi ciddi sorunlarının olmadığını anlamak istememektedirler. Oysa önümüzdeki dönemde “terörizmle mücadele” adı altında en saldırgan politikalara destek vermeye devam edeceklerini ve seçkin silahlar satacaklarını yaşayarak göreceklerdir. Övdükleri Avrupa değerlerinin emperyalist-gerici çıkarlar üzerinde işlediğini anlamak istemezler. Irkçılığın gelişmesinde birinci derecede rol oynayan Avrupa ülke yönetimlerini halklara kurtuluş olarak sunmak tarihten hiç bir şey anlamamaktır. Ezilen halk kitlelerin kendi güçlerine dayanması esastır. Avrupa’dan istenecek bir dayanışma varsa bunlar emperyalist kuvvetler değil, demokrasi ve devrimci güçlerdir. Gerisi halka ihanettir.

      Kısaca toparlayacak olursak, yerli ve milli olduklarını söyleyenlerin halka yalan söylediklerini, ülke maliyesini yabancı kuruluşlara teslim edecek kadar hem ülkeye hem de halka düşman olduklarını ve ülke savunularının sahtekârlıktan öte bir şey olmadığını halk kesimlerince görülmektedir. Bir dediğini bir diğer gün inkar eden kaypak ve o kadarda yalancı olan egemen sınıflar, güçlüye boyun eğerken zayıfa zulüm uygulamaktadırlar.

      Gazete Patika

      Halkın Günlüğü

       

      Dünyanın en güvenli Otomobil’leri belli oldu! 

      Dünyanın en güvenli Otomobil’leri belli oldu!

      İşte zırh gibi otomobiller

      Yeni araçların güvenliği hakkında kullanıcı bilgileri sağlayan Euro NCAP uzmanları, 2019’un en güvenli otomobilleri listesini açıkladı.

      Dünyanın en güvenli araçları belli oldu! İşte zırh gibi otomobiller - Sayfa 1

      Euro NCAP uzmanları, araçları küçük aile ve büyük aile otomobili şeklinde ayırarak 2 kategoride 6 araç seçti. Uzmanlara göre, Mercedes-Benz A-Class küçük aile otomobilinde birinci seçilirken, büyük aile otomobilinde ise Audi A6 en güvenli araç olarak belirlendi. İşte 2019 yılının en güvenli otomobil listesi…

      17
      Dünyanın en güvenli araçları belli oldu! İşte zırh gibi otomobiller - Sayfa 2

      Bir kazada yetişkin yolcular için yüzde 96 oranında güvenlik sağlayabilen ve ayrıca fren asistanı, şerit değiştirme asistanı ve sürücünün yorgunluğunu takip sistemine sahip olan Mercedes-Benz A-Class birinci seçildi.

      27
      Dünyanın en güvenli araçları belli oldu! İşte zırh gibi otomobiller - Sayfa 3

      2- Ford Focus

      37
      Dünyanın en güvenli araçları belli oldu! İşte zırh gibi otomobiller - Sayfa 4

      3- Nissan Leaf

      47
      Dünyanın en güvenli araçları belli oldu! İşte zırh gibi otomobiller - Sayfa 5

      BÜYÜK AİLE OTOMOBİLİ BİRİNCİSİ
      Büyük aile otomobili kategorisinde ise, test edilen tüm araçlar içerisinde yetişkinler ve çocuklar için en güvenli araç olarak Audi A6 seçildi.

      57
      Dünyanın en güvenli araçları belli oldu! İşte zırh gibi otomobiller - Sayfa 6

      2- Mazda 6

      67
      Dünyanın en güvenli araçları belli oldu! İşte zırh gibi otomobiller - Sayfa 7

      3- Volvo V60

      Volkswagen yeni fabrika için artık Türkiye’yi düşünmüyor

      Volkswagen yeni fabrika için artık Türkiye’yi düşünmüyor

      Alman otomotiv şirketi Volkswagen’in (VW) yurt dışında yeni fabrika yatırımı için görüşmeleri hızlandırdığı, en güçlü adaylardan biri olarak gösterilen Türkiye’nin ekonomik gelişmelerden dolayı şansını kaybettiği öne sürüldü.

      Dünya Gazetesi’nden Aysel Yücel’in haberine göre son 1.5 ay içerisinde Türkiye dahil aday ülkelere ziyaretlerde bulunarak ilgili bakanlıklarla görüşen VW yetkilileri, aday ülke sayısını dörde düşürdü. Türkiye ekonomide ve otomotiv pazarındaki daralma nedeniyle artık seçenekler arasında olmayabilir.

      Japon otomobil üreticisi Honda da geçen ay İngiltere ve Türkiye’deki iki fabrikasını kapatma kararı almıştı.

      VW’nin Türkiye ziyareti basına yansımadı

      Habere göre ocak sonunda Türkiye’de bakanlık yetkilileriyle bir araya gelen VW yöneticileri, şubat ayında ise Bulgar bakanlarla biraraya gelerek yatırım planı için görüşmeler yaptı. Türkiye’deki görüşme basına yansımızken, Bulgaristan’daki toplantı, hem Bulgar hem de Alman basınında yer aldı. Bu haberlerde görüşmelerin iyi geçtiğine yer verilirken, yakın zamana kadar güçlü aday Türkiye’nin otomotiv sektöründeki daralma nedeniyle şansını kaybettiği belirtildi.

      Sırp medya kuruluşu Vecernje Novosti ise bu ayın başında konuyu gündemine taşıyarak, VW Group’un Skoda ve Seat markalarının üretimi için Sırbistan’ı seçtiğini öne sürdü.
      Reklam

      Bulgar, Alman ve Sırp basının ardından Avrupa’nın önde gelen otomotiv yayınlarından Automotive News Europe konuyu gündeme taşıdı. Habere göre daha önce belirtilenin aksine nihai kararın 2019’un kasım ayında değil, bu yılın ilk yarısında açıklanması bekleniyor.

      Halk TV

      Ünlü ekonomistten korkutan açıklama!

      TÜİK‘in, Türkiye ekonomisinin yüzde 3 oranında küçüldüğünü açıklamasının ardından ekonomideki bu yeni durum üzerine yürütülen tartışmalar arttı. Ekonomist Mahfi Eğilmez 2018 yılının son çeyreğinde Türkiye ekonomisinin ‘küçülen ekonomiyle beraber yükselen enflasyon’ şeklinde tanımlanan slumpflasyona girdiğini açıkladı.

      Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2018 yılı Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYH) sonuçlarına göre Türkiye ekonomisi 2018’in dördüncü çeyreğinde yüzde 3 küçüldü. Ekonomist Mahfi Eğilmez ‘Kendime Yazılar’ adlı blogunda ekonomideki bu küçülmenin sürpriz olmadığını belirterek, Türkiye’nin “küçülen ekonomiyle beraber yükselen enflasyon” şeklinde tanımlanan ‘slumpflasyon‘a girdiğini söyledi.

      Mahfi Eğilmez’in Kendime Yazılar sitesinde yayınladığı metin şöyle:

      BEKLENEN GELİŞME

      2018 yılının son çeyreğinde ekonominin yüzde 3 küçüldüğü anlaşıldı. Bu sonuç sürpriz miydi? Bence kesinlikle değildi. Hatta sanayideki ve talepteki büyük çöküşe göre iyi bir oran olduğunu söylemek bile mümkün. Sürpriz olup olmadığını anlamak için son çeyrek gelişmelerini yansıtan verilere bir bakalım.

      BEKLENEN GELİŞME

      2018 yılının son çeyreğinde ekonominin yüzde 3 küçüldüğü anlaşıldı. Bu sonuç sürpriz miydi? Bence kesinlikle değildi. Hatta sanayideki ve talepteki büyük çöküşe göre iyi bir oran olduğunu söylemek bile mümkün. Sürpriz olup olmadığını anlamak için son çeyrek gelişmelerini yansıtan verilere bir bakalım.

      Son çeyrek gelişmelerini yansıtan veriler

      Son çeyrek gelişmelerini yansıtan veriler

      Bu tablodan daha iyi bir büyüme oranı çıkması imkansızdı.

      GSYH VE KİŞİ BAŞINA GELİRİN DURUMU

      2018 yılında GSYH 3.701 milyar TL oldu. Yıl ortası USD/TL kuru olan 4,72 ile bunu dolara çevirirsek dolar cinsinden 2018 GSYH’si 784 milyar USD ediyor. 2017 yılında GSYH’miz 851 milyar USD idi. Demek ki dolar cinsinden geçen yıla göre GSYH’miz 67 milyar dolar düşmüş bulunuyor. Bu durumda Türkiye 2017 yılında dünya sıralamasındaki 17’ncilik sırasını Hollanda’ya kaptırarak 18’inci sıraya gerilemiş bulunuyor. 2018 yıl ortası nüfusu 81,4 milyon olarak hesaplanıyor. Bu durumda kişi başına gelirimiz (784 milyar USD / 81,4 milyon =) 9.632 USD olarak bulunuyor. Bu tutar 2017 yılında 10.546 USD idi. Demek ki 2018 yılında kişi başına gelirimiz 914 USD gerilemiş oluyor. Türkiye 2017 yılında 10,546 USD kişi başına gelir ile dünyada 64’üncü sırada idi. 9.632 USD’ye gerileyen kişi başına geliriyle Türkiye, dünya sıralamasında 71’inci sıraya gerilemiş oluyor.

      BÜYÜME (KÜÇÜLME)

      Ekte sunduğum tablodan görülebileceği gibi 2018 yılının son çeyreğinde yüzde 3 küçülen ekonomi 2018 yılının tümünde yüzde 2,6 gibi potansiyel büyümenin (yüzde 5 dolayında olduğu tahmin ediliyor) oldukça altında bir büyüme sergilemiş oldu. Dördüncü çeyrekteki küçülmede başrolü harcamalar yönünden hesaplanan GSYH’deki en büyük paylara sahip olan özel tüketimdeki (hane halkı tüketimi) yüzde 8,9’luk ve yatırım harcamalarındaki (gayrı safi sabit sermaye oluşumu) yüzde 12,9’luk küçülmeler oynamış bulunuyor. İthalattaki yüzde 24,4’lük küçülme de aslında üretimdeki düşüşün bir başka yansımasını veriyor. İthalatın büyük ağırlığı üretimde girdi olarak kullanılan ham madde, ara malı ve yatırım mallarından oluştuğu için bunların ithalatındaki düşüş bize üretimdeki düşüşü de özetlemiş oluyor.Tablodan izlenebileceği gibi üretim yönünden hesaplanan GSYH içinde en büyük ağırlığa sahip olan bütün kesimlerde (sanayi, inşaat, hizmetler, finans, tarım) dördüncü çeyrekte ciddi küçülme yaşanmış görünüyor. Özellikle finans kesiminde yaşanan büyük daralma (yüzde 16,2) reel kesimi de etkilemiş bulunuyor. Bu daralmanın iki nedeni var: (1) Finans kesimi borç ödemede sıkıntı çeken reel kesime yeni kredi açmakta istekli davranmıyor. (2) Yüksek faizler ve düşük talep reel kesimin yeni kredi talebinde bulunmasını engelliyor. Dördüncü çeyrekte yaşanan bu olumsuzluklar 2018 yılı büyüme ortalamasını da yüzde 2,6’ya çekmiş bulunuyor.

      SLUMPFLASYON

      Türkiye, 2018 yılının son çeyreğindeki ortalama yüzde 22,4 enflasyon ve yüzde 3 küçülmeyle birlikte slumpflasyona girmiş bulunuyor. Slumpflasyon[i] (enflasyon içinde küçülme) bir ülkede yüksek enflasyon olgusuyla birlikte ekonomik küçülme de yaşanması halini anlatan bir kriz durumudur.

      Aşağıdaki grafik, Türkiye’nin 2016-2018 arasında çeyrek dönemler itibariyle büyüme ve enflasyon oranlarını gösteriyor.

      Türkiye’nin 2016–2018 arasında çeyrek dönemler itibariyle büyüme ve enflasyon oranları

      Türkiye’nin 2016–2018 arasında çeyrek dönemler itibariyle büyüme ve enflasyon oranları

      Grafikte noktalı çizgiden sonrası 2018 yılının dördüncü çeyreğini gösteriyor. Görüleceği gibi kırıklı çizgiden itibaren Türkiye yüksek enflasyon ve eksi büyüme (küçülme) bölgesine yani slumpflasyona geçmiş bulunuyor. Dikkat edilecek olursa benzer bir olgu (çok daha düşük düzeyde) 2016 yılının üçüncü çeyreğinde de yaşanmış ve Türkiye bu durumdan bir çeyrekte çıkmayı başarmıştı. Bakalım bu kez 2019 yılının ilk çeyreğinde böyle bir başarı tekrarlanabilecek mi?

      Ekonomik krizlerin en zoru budur. Çünkü burada bir yandan enflasyonu düşürmeye uğraşırken bir yandan da ekonominin küçülmesini önce durdurmaya sonra da büyümeye döndürmeye yönelik bir ekonomi politikası uygulamak gerekmektedir. Makroekonomik hedeflerin ve politika araçlarının birbiriyle çelişkisi en fazla burada ortaya çıkar. Bir yandan enflasyonu düşürmek, bir yandan büyümeye geçmek, bir yandan bunlara eşlik etmesi büyük olasılık içinde olan işsizlik artışını engelleyip istihdamı artırabilmek birbiriyle çelişen hedeflerdir.