_ap_ufes{"success":true,"siteUrl":"alevihaber.ch","urls":{"Home":"https://alevihaber.ch","Category":"https://alevihaber.ch/category/alevilik/","Archive":"https://alevihaber.ch/2019/07/","Post":"https://alevihaber.ch/chomsky-erdogana-karsi-bu-kinama-dayanisma-gostergesidir/","Page":"https://alevihaber.ch/hesabim/","Attachment":"https://alevihaber.ch/?attachment_id=50500","Nav_menu_item":"https://alevihaber.ch/37422/","Custom_css":"https://alevihaber.ch/divi/","Dfp_ads":"https://alevihaber.ch/?dfp_ads=35135-2","Advanced_ads":"https://alevihaber.ch/advanced_ads/reklam/"}}_ap_ufee " />
Alevi Haber: Özgür, Bağımsız,Siyasi ve Ezilenlerin Haber Sitesidir.
Accueil / Güncel

Güncel

Chomsky: Erdoğan’a karşı bu kınama dayanışma göstergesidir

Reklamlar

Chomsky: Erdoğan’a karşı bu kınama dayanışma göstergesidir

Barış İçin Akademisyenler’e destek vererek kendisini ihbar eden Noam Chomsky bunun gerekçesini açıkladı.

Aralarında Seyla Benhabib, Noam Chomsky, Nancy Fraser, Fredric Jameson, Steven Pinker, Michael Löwy, Wendy Brown, Bertell Ollman, Waren Montag ve Saskia Sassen’in bulunduğu 100’den fazla tanınmış akademisyen, Barış İçin Akademisyenler’e destek amaçlı, Ankara Başsavcılığı’na kendini ihbar etti.

Kendini ihbar etme eylemi, akademisyen Noemi-Levy Aksu’nun 30 ay ceza alması, aralarında Hrant Dink’in oğlu Arat Dink’in de bulunduğu daha önce Barış İçin Akademisyenler’e destek olan birçok gazeteci ve sanatçının yargılanması ve Prof. Füsun Üstel’e 15 ay ceza verilmesi, son olarak da yurt dışında katıldığı bir konferans nedeniyle Prof. Tuna Altınel’in hedef haline getirilmesiyle başlamıştı. Tüm bu sonuçlardan ötürü birçok farklı ülkeden akademisyenler meslektaşlarına destek amaçlı “kendimizi ihbar ediyoruz” kampanyasını başlattı.

Savcılığa giden ihbar yazısında, “Bu bildiriye imza atan tüm akademisyenlerle ve onlardan biri olan Noemi-Levi Aksu ile dayanışma içinde olduğumuzu bildiriyoruz ve kendimizi ‘suç ortağı’ olarak ihbar ediyoruz” ibaresi yer aldı.

En başından beri Barış İçin Akademisyenler’e destek veren Noam Chomsky ile bu destek kampanyası konusunda ne düşündüğünü  Gazete’de Duvar’dan Halis Yıldırım’la paylaştı.

Sevgili Noam Chomsky, öncelikle 2016 senesinde Erdoğan’ın davetini reddettiniz. Ve şimdi kendinizi Barış İçin Akademisyenler’e destek amaçlı savcılığa ihbar ediyorsunuz. Bu kararı neden aldığınızı biraz açar mısınız?

Erdoğan’ın davetini reddettim çünkü onun davetini onurlandıracak bir neden göremedim. Ama bununla kendini savcılığa ihbar etme konusunun arasında bir ilişki yok. 1990’larda Türkiye’de Kürtlere yönelik korkunç suçlara yer verdiğim bir kitabımı çeviren Fatih Taş’ın duruşması gibi birçok davete gönül rahatlığıyla katılmıştım. Avukatı Osman Baydemir’in tavsiyesiyle, kendimi ihbar ederek müşterek davalı olmuştum.

Kitabınızı çevirmesi nedeniyle “Türkiye’yi bölme” suçlamasıyla yargılanan Fatih Taş, belki de bu dayanışmanızdan ötürü beraat etmişti. Kendinizi ihbar etmekle aslında Türk mahkemelerine, Barış İçin Akademisyenler’le dayanışma içinde olduğunuzu ve bu yüzden de ‘ben de suçluyum’ mesajını veriyorsunuz. Sizi bu desteği vermeye iten düşünce ve hislerinizi biraz daha açar mısınız?

Erdoğan hedefinde özgürlük ve temel haklara saldırıya, bir barış çağrısının “terörizmi destekleme” safsatasıyla bağdaştırılmasına, daha genel anlamda, sert ve baskıcı uygulamalara, yani Erdoğan rejimine karşı bu kınama ifadesi bir dayanışma göstergesidir.

Türkiye bir yandan Afrin’deki varlığını sürdürme uğruna gerici güçleri desteklemekte, diğer yandan Kıbrıs’ın kuzeyindeki varlığına devam etmekte. Eş zamanlı olarak da ülke içinde ya da çevresinde agresif  tutumunu sürdürmekte. ‘Saldırgan dış politika’ ile akademik özgürlüğün ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması arasında ne tür bir bağ görüyorsunuz?

Mantıken, iç ve dış (uluslararası) siyaset birbirinden farklıdır. Lakin ikisi de Erdoğan rejiminin otoriter gerici esaslarından ortaya çıkmakta. Bu durum da Türkiye’de bu milenyumun ilk yıllarından beri çok gerçekçi ve hayranlık uyandıracak adımları tersine çevirmekte.

Arti gercek

Saldırıya uğrayan Kürt turisteler sınırdışı

Saldırıya uğrayan Kürt turisteler sınırdışı

Trabzon’da Kürdistan yazılı atkıyla fotoğraf çektirmek isteyen turist grubu, çevredekilerin saldırısına uğradı. Trabzon Valiliği, turist grubundan gözaltına alınan 9 kişinin sınır dışı edileceğini duyurdu.

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nden (IKBY), Trabzon’un Çaykara ilçesine bağlı Uzungöl’e gelen turistler, Kürdistan yazılı atkıyla fotoğraf çektirmek isterken, çevredeki bir grubun saldırısına uğradı. Kadın ve çocukların da bulunduğu 50 kişilik turist grubundan 9 kişi gözaltına alındı.

Linç girişimine dönüşen saldırıda videoyu çeken kişinin de hakaret ve küfür ettiği duyuluyor. Görüntülerde, saldırıyı özellikle, kırmızı tişörtler giyen bir mekanın çalışanlarının kışkırttığı görülüyor. Linç edilmek istenenler, jandarma ekipleri tarafından güçlükle bölgeden uzaklaştırıldı.

9 KÜRT TURİST GÖZALTINA ALINDI

Yazılı açıklama yapan Trabzon Valiliği, saldırıya maruz kalan IKBY’den 9 Kürt turistin gözaltına alındığını duyurdu.

Valiliğin yapılan açıklaması şöyle: “İlimiz Çaykara ilçesi Uzungöl mahallesinde bugün 11:00 sularında Kuzey Irak’tan bölgemize gezi amacıyla gelen 50 kişilik Irak uyruklu gruptan 9 kişi, üzerinde Kürdistan yazılı atkı ile fotoğraf çekildikleri sırada yöre halkı tarafından kendilerine tepki gösterilerek kısa süreli arbede yaşanmıştır. Olaya kolluk kuvvetlerimiz tarafından müdahale edilerek vatandaşlarımız sakinleştirilmiş ve durum kontrol altına alınmıştır. Olayla ilgili olarak Çaykara Cumhuriyet Savcılığınca 9 Irak uyruklu şahıs hakkında gözaltı işlemi yapılarak adli tahkikata başlanılmıştır.”

Valilik ikinci bir açıklamayla, gözaltındaki 9 kişinin, sınırdışı edilmek üzere ilgili birimlere teslim edildiğini duyurdu. Valilik açıklamasında, şöyle denildi: Kuzey Irak’tan gezi amacıyla,ilimiz Çaykara/Uzungöl Mahallesine gelen gruptan 9 kişinin “Kürdistan” yazılı atkı ile fotoğraf çekinmeleri nedeniyle çıkan olayla ilgili soruşturma başlatılmış olup,ifadeleri alınan şahıslar sınırdışı edilmek üzere ilgili birimlere teslim edilmiştir.

YENEROĞLU’NDAN SALDIRIYA TEPKİ

Kürdistanlı turist grubuna saldırıya, AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu tepki gösterdi. Olayın hafife alınmasının daha büyük trajedilere kapı aralayabileceği uyarısında bulunan Yeneroğlu “Bu gibi illegal eylemler karşısında kamuoyunun bütün olarak kararlı bir biçimde tepki göstermesi ve duruş sergilemesi zorunludur” dedi.

DUVAR

 

Trabzon’da Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Bayrağı açan turistlere linç girişimi

Trabzon’da Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Bayrağı açan turistlere linç girişimi

 

 

 

 

 

 

 

Trabzon’un Çaykara ilçesinde Uzungöl’de turist, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi bayrağıyla fotoğraf çektirmek isterken çevredeki insanların linç girişimine uğradı.

Trabzon’un Çaykara ilçesine bağlı Uzungöl’de Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nden 50 kişilik turist kafilesi geldi. Turist kafilesinden bir kişi IKBY bayrağıyla çektirmek istedi. Ancak çevredekiler bayrağa tepki gösteren turiste saldırdı. Linç girişimine dönüşen saldırıda videoyu çeken kişinin de hakaret ve küfür ettiği duyuluyor. Linç edilmek istenen şahıs, jandarma ekipleri tarafından güçlükle saldırganların elinden alındı ve bölgeden uzaklaştırıldı.

Ekrem İmamoğlu, İstanbul Otogarı’nda incelemelerde bulundu.

Ekrem İmamoğlu, İstanbul Otogarı’nda incelemelerde bulundu.

Otogarın bodrum katına inerek burada açıklamalarda bulunan İmamoğlu, “Benim ailem, eşim buraya giremez. Kimsenin eşi ve çocuğu buraya güvenip giremez” dedi.

İBB Başkanı, gerekli önlemlerin alınacağının sinyalini verdi.

İmamoğlu şunları söyledi:

“Mevcut durumu görünce alınacak önlemler birkaç cümleye sığmaz. Sıralasan sayfa sığmaz. Sizin de burada da sizin zamanınız yetmez. Belli ki yıllarca ihmal edilmiş. Güvenlik ve temizlik önlemlerini alacağız. Böyle bir sisteme hiç kimse evladını yollayıp otobüse in, ya da orada in seni alayım demez. Böyle sistemde otobüsçü de hizmet edemez.

Yeni sistemi kurarken burada geçici süreci kotarmak anlamında yatırım yapacağız. Burayı bilime, teknolojiye, AR-GE merkezine teknokene dönüştürme çabası içerisinde revizyonlarımızı yapacağız.

Rahatsızım. Böyle bir yere çocuğum girmez, eşim girmez. 16 milyon İstanbullunun çocuğu eşi buraya nasıl girsin? Ha benim çocuğum ha başkasının eşi, kimsenin ailesi girmez. Burada huzurla ilgili sıkıntı var. Burası artık fonksiyonunu yitirmiş. ”

Gercek gündem

Rusya’dan kritik hamle: Türkiye isterse SU-35 sevkiyatı yapmaya hazırız

Rusya’dan kritik hamle: Türkiye isterse SU-35 sevkiyatı yapmaya hazırız

ABD’nin F-35 programından Türkiye’yi çıkarma kararının ardından Rusya’dan Türkiye’ye SU-35 teklifi geldi. Rus devlet şirketi Rostec’in genel direktörü Sergey Çemezov, Türkiye’nin istemesi halinde SU-35 savaş uçakları sevk etmek için çalışmalara başlamaya hazır olduklarını söyledi.

ABD dün Türkiye‘nin ortak üreticileri arasında yer aldığı F-35 Müşterek Taarruz Uçağı programından çıkarılmasına yönelik sürecin başlatıldığını resmen açıklamıştı. Washington’ın bu hamlesinin nedeni ise Türkiye’nin Rusya‘dan S-400 hava savunma sistemi satın almasıydı.

ABD’nin bu kararından kısa bir süre sonra Rus devlet şirketi ROSTEC Genel Direktörü Sergey Çemezov’dan önemli bir açıklama geldi.

Haberler.com

Kaftancıoğlu: Demek ki seçimlerde yargıyı çok üzmüşüz

Kaftancıoğlu: Demek ki seçimlerde yargıyı çok üzmüşüz

CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun 17 yıl hapis istemiyle yargılandığı davada mütalaa açıklandı. Mahkeme duruşmayı 6 Eylül’e erteledi.

 CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, “Cumhurbaşkanına hakaret”, “ Türkiye Cumhuriyeti devletini alenen aşağılama”, “Halkı kin ve düşmanlığı tahrik etme”, ve “Terör örgütü propagandası yapma” iddialarıyla hakkında açılan dava kapsamında bugün yeniden hakim karşısına çıktı.

37. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 17 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanan Kaftancıoğlu’nun 6 yıl önce yaptığı bazı sosyal medya paylaşımları ve hakkında üretilen sahte içeriklerin delil kabul edilerek suçlama konusu yapılmıştı.

Bugün devam eden duruşma öncesi çok sayıda yurttaş ve partili Kaftancıoğlu’na destek için Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi önüne geldi. CHP genel başkan yardımcıları, milletvekilleri, PM üyeleri, ilçe belediye başkanları ve çeşitli sivil toplum örgütü temsilcileri ve siyasi parti yöneticileri de CHP İstanbul İl Başkanına destek için Çağlayan’a geldi.

DURUŞMADAN NOTLAR

Kaftancıoğlu’nun yargılandığı 37. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşma saat 10.00’da SEGBİS kaydıyla başladı. Mahkeme heyeti talepleri alırken, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın avukatı taleplerin reddedilmesini istedi.

Kaftancıoğlu’nun avukatları ise duruşmanın daha geniş bir salonda yapılması talebinde bulundu.

15 Temmuz darbe girişiminde hayatını kaybedenlerin yakınları ve yaralananlar ve MHP Merkez Yönetim Kurulu’ndan bir üye de davaya katılma talebinde bulundu.

Taleplerin ardından söz alan Canan Kaftancıoğlu’nun mahkeme beyanı şöyle:

“Her birinizin çok değerli olduğunu düşündüğüm zamanını böylesi bir davayla meşgul ediyor olmak şahsım adına üzüntü verici.  Savunmama geçmeden önce kısaca kendimden söz etmek isterim. Çünkü 7 yıl öncesinde attığım tweetlere geri dönüyorsak bu tweetlere beni getiren hikâyeyi birkaç cümleyle tarif etmem gerekiyor. Ordu’nun bir köyünde yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Bana ve benim gibilere dayatılan hayattan kurtulmanın tek yolunun okumak ve mücadele etmek olduğu gerçekliğiyle çok erken yaşta yüzleştim. Çocukluğumdan başladım hak, hukuk, adalet kavgasına. Koşullarım beni buna mecbur kıldığı için. Ve bu mecburiyet, okudukça, yaşadıkça sol değerler gömleğini üzerime giydim ve bir daha hiç çıkarmadım.

Zamana ve zemine göre gelişen ancak değişmeyen,  inandığım ve savunduğum tüm değerler, hayatımın şekillendiği tüm zamanlarda yol haritam, pusulam oldu.

Umarım ve dilerim ki; düşünce ve ifade özgürlüğü çerçevesinde,  toplumsal olarak canımızı acıtan,  hiçbir ayrım yapmadan,  her biri tarifsiz acıyı barındıran güncel olay ve olgular karşısında hiçbir suç kastı ve niyeti taşımadan gösterdiğim toplumsal, siyasal ve insansal sosyal medya paylaşımlarım nedeniyle, bütün dünyanın gözü önünde açık bir hak ihlaline uğramadan bu salondan çıkabilirim.

Umarım, bir siyasetçinin fikir ve ifade özgürlüğüne asgari saygıyı duymayıp kamu gücü ve olanakları ile linç kampanyası başlatanlar karşısında “Olsun İstanbul’da hakimler var!” demem mümkün olur.

Bu umudum ve dileğim şahsımdan ziyade hukukun üstünlüğüne inanan ancak üstünlerin hukuku altında ezilmeyi reddeden yine hukuk sınırları içinde mücadele edecek olan milyonlar adınadır.

İnsan Hakları Mücadelesi vermiş örneğin işkencenin ne hukukta ne de tıpta çok da dillendirilemediği bir dönemde mahkemelere ve hekimlere yol gösterici olması amacıyla bu konuda tez hazırlamış bir hekimim.

Bu mücadelemde tüm canlıların en temel hakkı olan yaşam hakkını sonuna kadar savunmuş; fikir ve ifade özgürlüğü, aile içi şiddet, çocuk istismarı gibi acı gerçeklikler ise daima ilgilendiğim ve savunduğum konular olmuştur.

İl başkanı seçildiğim ilk günden itibaren yalan ve iftiralarla beslenen ailemi de içine alan korkunç hatta kolay katlanılmayacak, bir karalama kampanyasına maruz kaldım.

İl başkanı seçildiğimin hemen ertesi günü şahsımı hedef göstererek talimat niteliğinde hakkımda “Bedelini ödeyeceksiniz” ithamında bulunanların şu an bizi getirdiği noktadayız.  24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden hemen önce 22 Mayıs 2018’de soruşturma izni veriliyor 23 Haziran seçimlerine giderken iddianame oluşturuluyor ve 5 gün içinde kabul ediliyor.Çok ilginçtir ki; 13 Ocak’ta il başkanı seçiliyorum. 15 Ocak’ta jet hızıyla başlatılıyor. Aynı gün ne tesadüf ki Cumhurbaşkanı şikayetçi oluyor ve hızlıca soruşturma dosyasına dahil ediliyor. 24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden hemen önce 22 Mayıs 2018’de soruşturma izni veriliyor 23 Haziran seçimlerine giderken iddianame oluşturuluyor ve 5 gün içinde kabul ediliyor.

Mazbatadan bir gün sonra 28 Haziran’da da ilk duruşmamız vardı. Bu gün 18 Temmuz yine bir aradayız. Sürecin işleyiş hızı, şekli, daha da önemlisi tarihleri alt alta sıraladığımızda söz konusu yargısal sürecin siyasi niteliğini göstermesi bakımından önemli.

Gelelim 7 yıl öncesine. O yıllarda yine aktif siyasetin içindeyken yazdıklarım suç kabul edilmeyerek bugün “suç” olarak değerlendiriliyor olması ve il başkanı seçildikten sonar alçakça saldırıların başlaması oldukça manidar.

İşte bu nedenlerle bu dava bir cezalandırma davasıdır. İstanbul’u yeniden halka vermek üzere yola çıkmış bir il başkanını cezalandırma davası.

Bu dava, muktedire göre şekillenen yargı sisteminin, suçu ve suçluyu iktidar karşıtı olup olmamaya göre tanımlayan bir hukuki anlayışın sonucudur.

Bu anlayış emin olun bizler kadar sizleri de mağdur etmektedir.

Neymiş suç aygıtım? Top, tüfek, silah değil. 7 yıl önce attığım tweetler yani sosyal medya paylaşımları.

O anın sözünü hayatın sözü gibi algılar ve yıllar sonra yorumlamaya kalkarsanız eğer memlekette bu salonlarda sosyal medyada o anın duygusunu sözünü aktaran milyonlar haricinde başka bir davalı göremezsiniz.

O yıllarda 140 karaktere sığdırılan sözlere bakarak kişiler, fikirler hakkında yorum yapmak bile mümkün olamayacakken yargılama hem de ağır cezada yargılamanın takdirini yine sizlere bırakıyorum.

Tüm vatandaşların yurttaş gazeteciliğini yaptığı bir dönemde, bir insan hakları savunucusu, bir siyasetçi, bir vatandaş olarak benim de toplumsal olaylar karşısında düşüncelerimi ifade etmem en temel hakkım ve görevimdir.

Ayrıca o anın acı gerçekliği nedeniyle söylenilen yüzlerce binlerce söz içinden ta 7 yıl geriye giderek cımbızla seçilen sözler üzerinden yapılan suçlamalar, bir başarının cezalandırılmasından başka bir şey değildir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün oturduğu o makama hakaret etmek, o makamı değersizleştirmek kimsenin hakkı olmadığı gibi haddi de değildir. Kim olursa olsun. O makamlarda oturanlar da dahil. Cumhurbaşkanına hakaret, Cumhurbaşkanının devleti temsil etmesi ve anayasada belirtilen görev ve yetkileri göz önüne alınarak, tarafsız olduğu Anayasal güvence altına alınan, yüksek temsiliyeti esasına dayandırılmıştır. Cumhurbaşkanının göreve başlarken TBMM’de ifade ettiği ”Cumhurbaşkanı Andı” incelendiğinde Cumhurbaşkanının tarafsız olacağı, görevini tarafsızlıkla yerine getireceğine dair yemin ettiği görülecektir. Cumhurbaşkanının bu anayasal yemine ve kamusal kabule uygun davranmadığı, hatta özellikle tarafsız olmadığını defalarca kamuoyu ile paylaştığı bilinen bir hakikattir. 16 Nisan 2016 Referandumu ile birlikte “Partili Cumhurbaşkanlığı” müessesinin, fiilen zaten var olan taraflı cumhurbaşkanlığını kurumsallaştırdığı hatırlanmalıdır.

Bu sebeplerle, Cumhurbaşkanının temsil ettiği bu anayasal makamın kurumsallığına ve toplumsal saygınlığına dikkat çekerek kendisini CHP olarak her vesile ile tarafsızlığa davet etmişliğimiz bir gerçekliktir.

Bu bağlamda 82 milyon vatandaşının tamamına karşı tarafsız olması gerektine sonuna kadar inandığım Cumhurbaşkanının mahkeme salonlarında bile taraf oluyor olması, şahsımdan ziyade hukuk ve ülkem adına üzüntü vericidir.

Cumhurbaşkanı olan kişi aynı zamanda bir siyasi partinin de genel başkanıdır. AKP Genel Başkanına yönelik siyasi eleştiriler dahi Cumhurbaşkanına hakaret kapsamına sokularak hukuksuz bir süreç işletilmektedir.

Cumhurbaşkanının benim tweetlerim nedeniyle herhangi bir zarar gördüğü ve siyasi kimliğinin veya kariyerinin etkilendiği söylenemez. Ayrıca bir siyasetçinin yargılanmasını talep etmek de bir hakaret değildir.

Bu arada Sn. Cumhurbaşkanı bu tweetlerin bir kısmından dolayı aleyhime tazminat davası açmıştır zaten. Şayet varsa bir zararı işbu davaları kazanırsa tazmin edilecektir mutlaka. Cumhurbaşkanın AKP genel başkanı olan taraflı siyasi kimliği ve doğru bulmadığım uygulamalarına dönük siyasi hiciv ve eleştiri haklarımı, düşünce ve ifade özgürlüğümü kullandım.

Paylaşımlarım Cumhurbaşkanı oluşu nedeniyle ve o sıfatla yürüttüğü hukuki ve idari işlemler ya da sarf ettiği beyanları sebebine dayalı paylaşımlar değildir.

Twitlerimde bu ayrımı gözeterek siyasi bir kimlik, duyarlı bir vatandaş, başkalarının acılarını duyumsayabilen bir hekim, başkalarının acılarına ağlayabilen bir kadın olarak Erdoğan’ın AKP Genel Başkanı sıfatıyla yaptığı partisel, ideolojik ve kutuplaştırıcı siyasi anlayış ve yaklaşımlarına eleştiride bulunarak bu ideolojik ve kamplaştırıcı siyaset dil ve üslubuna yüksek sesle itiraz ederek düşünce ve ifade özgürlüğünde bulundum. Siyasilerin, parti başkanlarının diğer insanlara nazaran ağır eleştirilere daha fazla katlanmak zorunda oldukları demokratik toplumlarda geniş bir kabul görmüştür.

Birçok yargı ve AİHM kararlarında ortaya çıkan sonuçlar da söylediklerimizi doğrular niteliktedir. Bilindiği üzere siyasi tartışma alanında ve kamu yararını ilgilendiren konularda ifade özgürlüğü en geniş şekilde korunur.

Siyasi eleştiri niteliğindeki açıklamalar hakaret olarak veya kişilik haklarını ihlali olarak kabul edilmemelidir ve alkışlar kadar eleştirilere de katlanmak zorundadır.

İktidar mensuplarının “Hocaefendi” diyerek el etek öpmek için randevu sırasına girdikleri, devletin bütün kaynakları peşkeş çektikleri bir dönemde Fetullah Gülen’e meczup demiş olmam kimleri ve neden rahatsız etmiş olabilir?

1981 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakultesi Psikiyatri bölümünde psikotik bozukluk tanısı konulan ve ilkokul mezunu olduğu bilinen Fetullah Gülen’e meczup demiş olmam kimleri ve neden rahatsız etmiş olabilir?

Hiçbir kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret etmediğim gibi saygınlığını rencide edebilecek nitelikte herhangi bir somut isnadım olmamıştır.

Ben Anadolu’nun küçük bir yerinde görev yapmış bir öğretmen çocuğu olmanın ötesinde yine Anadolu’da kamu görevi yapmış bir hekimim.

Kamu görevinin saygınlığını, o saygınlığın nasıl korunduğunu ve önemini çok iyi bilirim.

oplumda infial uyandıran somut olay ve olguların şahsım tarafından, eleştiri ve kimi kez ağır nitelikli eleştiri vasıf ve mahiyetinde sosyal medya paylaşımına dönmüş olmasında tipik hiçbir suç unsuru aranamaz, aransa dahi bulunamaz. Ve yine söylemlerim, bahsi geçen kamu görevlilerinin hayatlarını olumsuz etkilememiş, görevleriyle ilgili bir engele yol açmamıştır.

Siyasi kişilerin halkın nabzını tutarak politik yönden hesap sorduğu, kimi kez ağır nitelikte sert eleştiri yapabildiği, bunun düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği hatırlanmalıdır.

CHP olarak, AKP’nin Siyasi Programında referans aldıkları ideolojik yol haritaları ve doğru olmadığını düşündüğümüz siyasi uygulamalarına karşı yüksek sesle muhalefet etmemizden daha doğal bir şey olamaz, olmamalı.

Genel Başkanımızın veya başkalarının inanç aidiyeti üzerinden tarihsel ve toplumsal kutuplaştırma gayretini, Berkin Elvan’ın çocuk yaşta yaşam hakkının elinden alınmasını  Hrant Dink’in katledilmesini ve sonrasında işletilen hukuksuz süreçleri kabul etmediğimi yüksek sesle dile getirişim, çoğulcu demokrasi ve özgürlükler bağlamında yüzde yüz karşılığı bulunan bir hak kullanımıdır. Genç kızların ne giyip giymeyeceğine, kadınların kaç çocuk doğurup doğurmayacağına ve hatta ne şekilde doğuracağına iktidarda olanlar, erkek egemen bakış açısı karar veremez, vermemelidir.

Bu yaşam tarzı müdahalelerine kişisel ve kurumsal olarak sessiz kalmamız ne Cumhuriyet Halk Partisi olarak ne CHP İl Başkanı olarak ne bir kız çocuğu annesi olarak benden ve bizden beklenmemelidir.

Atatürk Türkiyesinin, Cumhuriyetin aydın birikiminin var ettiği bir hekim, Cumhuriyeti kuran CHP’nin sorumluluk mevkiinde bir il başkanı olarak devleti alenen ya da perdeli olarak aşağılamam düşünülemez.

Sözlerim devleti aşağılamak değil tam tersine o koltuklarda oturanların, yaptıkları ya da yapmadıklarıyla devletin itibarsızlaştırılması, ulusal ve uluslarararası arenada aşağılanmasını engellemek içindir.

Paylaşımlarım, devleti aşağılamak değil tam tersine devlet adına görev yapanların devleti küçük düşürmemesi için bir uyarıdır, bir tepkidir.

Bana sorarsanız vatandaşlardan daha çok devleti temsil yetkisi bulunanlar devleti aşağılamama ve itibarını yerle bir etmeme sorumluluğuna sahiptir.

Paylaşımlarım incelendiğinde üzeri yıllarca kapatılan ve hala kapatılmaya çalışılan siyasi cinayetlerin açığa çıkarılmayışını, faillerinin yargılanamayışını, yine “bu ülkede güvercinleri vurmazlar” diyen Hrant Dink’in katledilişini, çocuk yaşta öldürülen Berkin Elvan’ın katillerinin hesap vermeyişini, her türlü rüşvet ve yolsuzluk batağına batan bakanların açığa çıkmış aleni suçlarına karşın siyaseten aklanışlarını sorgulayıp kamusal ve insanı görevimi yapışım yargılama konusu edilemez, suç olarak tariflenemez. Soruşturulması ve yargılanması gereken ben değil biraz önce sözünü ettiğim kişi ya da kişilerdir. Suç olduğu iddia edilen paylaşımlarım da düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamındadır.

Tüm yaşamı boyunca verdiğim İnsan Hakları Mücadelesinde kin ve düşmanlığa karşı mücadele etmiş, buna uygun davranmış ve yaşamış biri olarak hakkımdaki en gülünç iddialardan birisi bu iddiadadır. (Halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçlaması)

AKP Genel Başkanının çocuğa, gençliğe, kadına, farklı etnik ve inanç gruplarına politik bakış açısını doğru bulmadığımdan, çocuk yaştaki ölümlere karşı ideolojik duyarsızlığını rahatsız edici bulduğumdan kindar bir nesil yetiştirme gayret ve idealini alenen teşhir ettiğimden, 15 Temmuz darbesinin açığa çıkarılması gereken birçok bilinmeyeninin olduğunu düşündüğümden demokratik kaygılarla değil ideolojik kışkırtma ile sokaklarda linç girişiminde bulunanları hukuken ve ahlaken kabullenemememden ötürü yazdığım tweetlerim düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamındadır. Suçu her ne olursa olsun insan yaşamına alenen ve büyük bir pervasızlıkla son verenlere karşı bir yaşam hakkı savunucusu olarak tepki göstermemden daha anlaşılır bir şey olamaz.

Halkın iradesine karşı yapılan ve sayısız masum insanı öldüren, yaralayan her durum darbedir. Darbelerle yüzleşmek, sebepleri ve sonuçlarıyla birlikte değerlendirmeyi; kim sebep olduysa yargılanmalarını sağlamayı gerektirir.

Bu darbe “Bize allahın bir lütfu diyerek” ya da tarafımızdan yapılan tüm uyarılara ragmen “darbeye giden yolun taşlarını döşeyerek” ya da darbe girişiminde ölen ya da yaralanan sayısız masum insanı üzülerek ve içim acıyarak söylüyorum bu mahkeme salonunda olduğu gibi politik çıkarlarına alet ederek” üstesinden gelinecek bir şey değildir.

Darbeye giden yolun taşlarını döşeyenler de, darbeyi gerçekleştirenler de, darbe hukukunu işletenler de suçludur, sorumludur ve hukuk karşısında hesap vermelidir.

Öldürmeyi değil yaşatmayı meslek edinmiş, ölümü değil yaşamı kutsamış biri olarak hayatımın her alanında yaşamı ve yaşatmayı savundum; savunmaya da devam edeceğim.

Devletin, toplumun, vatandaşın geleceği için değil sadece kendi gelecekleri için ölümü kutsayarak insanların yaşam haklarını gasp eden anlayışlara karşı daima mücadele ettim bundan sonra da edeceğim.

Bu suç başlığına konu edilen tweetler, o yıllarda ki takipçi sayım, beğeni ve paylaşımlar dikkate alındığında söz konusu dönemde maksimum 20-30 kişiye ulaşmışken  bu paylaşımlarım nedeniyle kamu güvenliğini açık, mevcut ve yakın tehlike yaratacak şekilde bozduğuma dair hangi somut olgu ve olay gerçekleşmiştir?

Bu tweetler nedeniyle ağır ve yoğun bir tarzda kin ve düşmanlığa tahrikin hangi somut suç unsurlarına rastlanılmıştır? Şahsımın husumet beslenen konuya karşı düşünerek, tasarlayarak zarar verdiğim, öç almayı gerektirecek şiddette nefret duymaya yönelik hareketlerde bulunduğum hususu neye dayandırılmaktadır?

İfade özgürlüğü ile bu tip tehlike suçları arasında ”açık, mevcut ve yakın tehlike” kriterini gözetmeden, baştan önyargılı yaklaşımlarla suç isnat etmek aslında şahsıma karşı işlenmiş iftira suçunun varlığına işaret etmez mi?

Bu söylemlerimin tamamı ifade özgürlüğü kapsamı altındadır. 20 yıl önce okuduğu bir şiir sebebiyle cezaevine gönderilen Recep Tayyip Erdoğan’ın ifade özgürlüğü hakkı nasıl savunulduysa bugün de benim ifade özgürlüğü hakkım savunulmalı.

Şiddete ve şiddetin tüm unsurlarına siyaset yaparken terör örgütü propagandası yaptığımın iddia edilmesi gerçek dışı ve komik. Gülüyorum ancak Aziz Nesin’in dediği gibi “acı acı.”

Bu iddianın asıl amacının kovuşturmayı Asliye Ceza Mahkemeleri kapsamından çıkarıp uydurma bir terör örgütü propagandası suçu ile Ağır Ceza Mahkemesi kapsamına alınması olduğunun farkındayım.

Cumhuriyet Halk Partisi’ni kamuoyunda itibarsızlaştırmak, CHP kurumsal kimliğini ve şahsımı terör örgütleriyle birlikte anılmasını sağlamaya dönük tamamı ile kötü niyetli bir adli mühendislik çalışması olmuştur.

Çözüm süreci döneminde tüm kamuyoyu gibi benim de isimlerini vahşi bir cinayet sonrasında öğrendiğim üç kadın ile ilgili yazmış olduğum tweetin terör örgütü propagandasıyla alakası yok.

Nasıl ki Nazım Hikmet şiiri okuyup paylaştığı için Erdoğan’a komünist ya da komünizm propagandası yapıyor dememiz mümkün değilse benim de sosyal medya paylaşımım için aynı durum söz konusudur.

uçları ne olursa olsun adı geçen 3 kadının yargısız infaz edilmesi ne hukuki ne de insani olarak kabul edilemez. Yine bir yaşam hakkı savunucusu olarak, yazdığım tweette olgusal ve ilkesel nedenlerle bu cinayetleri eleştirdim.

Suçu ne olursa olsun herkesin yaşama ve yargılanma hakkı devlet ve hukuk güvencesi altında olmalıdır.

“Bir insanın hayatına bu kadar vahşice son vermek çok kötü, çok çirkin adeta bir vahşet. Gerçekten üzüntü duyduğumu ifade etmek isterim.” Bu sözler dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a ait.

Söz konusu cinayetlerin hemen ardından yaptığı basın açıklamasından bir alıntı. Sn Arınç’ın sözlerini hatırlatma sebebim, onun da aynı suçtan yargılanmasını istemek değil elbette.

Yargısız infaza, vahşice işlenen cinayetlere ilişkin insani ve hukuki söylemlerin suç olamayacağını ifade etmek için bu hatırlatmayı yapma gereği duydum.

İfade özgürlüğü hakkı herkes için eşit biçimde uygulanmalıdır. Bu paylaşımın inatla ve ısrarla suçlama kapsamına sokulmak istenmesi akıllara ziyan bir yaklaşım olmuştur.

Öldürülen kişinin bir sözünü tırnak içerisinde alıntılayarak yazmak ve bu yargısız infazı kınamanın hiçbir suç içermediği çok açıktır.

Bu tweetim üç kişinin öldürüldüğü saldırının biçimine ve insanlık onuruna aykırı oluşuna ilişkindir ve ifade özgürlüğü hakkının koruması altındadır.

Bu paylaşımın yasa dışı örgütün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterdiği, övdüğü veya teşvik ettiği nasıl söylenebilir?

Bu iddia, mahkemelerin geçtiğimiz yıllarda 1800’lü yıllarda yaşayan Rose Luxemburg ve Clara Zetkin gibi isimler hakkında terör örgütü üyeliği kararı vermesi kadar komik ve absurd bir olaydır.

Her kim teröre ve terör örgütlerine destek veriyorsa bu vesileyle bir kez daha tekrar ediyor ve buradan da alışılageldik tavrımla “Allah belasını versin” diyorum.

Benim iki örgüt üyeliğim var.  Biri üyesi olmaktan onur duyduğum meslek örgütüm diğeri ise yöneticisi ve İstanbul’da başı olmaktan gurur duyduğum Cumhuriyet Halk Partisi örgütüdür.

Vatandaşının temel hak ve özgürlüklerine, etnik ve inançsal aidiyetlerine ve hatta yaşam haklarına saygı göstermeyenlerin, her vesile ile anayasal suç işleyenlerin devletin kamusal otoritesini bireysel ve partisel menfaatler için pervasızca ve partizanca araç edinenenlerin olduğu bir iklimde geçmişte sizlerin şu an oturduğu makamlarda hukukun üstünlüğüne değil üstünlerin hukukuna sığınanların geldiği durum ortada.

Heykeli dikileceği söylenen savcılar vardı.  Bugün nerede? Hatırlayın.

Kumpas davalarında hukuka göre değil aldıkları emir ve talimatlara göre karar veren hakimler vardı. Bugün nerede? Hatırlayın. Cezaevinde öldükten sonra suçsuz olduğu tescillenen hukuk mağdurlarını yargılayanlar vardı. Neredeler? Hatırlayın. Vatandaşın üstüne gaz sıktıran Valiler vardı. Bugün nerede?

Güvenliğimizi sağlamakla görevliyken, cinayetlerin parçası olan Enmiyet Müdürleri vardı. Bugün nerede? Hatırlayın.

Hatırdıklarımızı yaşamamanın tek yolu hukuka sadece hukuka sığınmaktır. Ve ben Toplumsal Bellek Platformu kurucularından biri olarak bunları hatırlatmakla sorumluyum.

Karar vermemiz gerekiyor; Eşit yurttaşlık temelli demokratik toplum düzeninin ve Cumhuriyetin aydın birikiminin ilke ve gereklerine uygun bireyler olarak mı yaşayacağız, yoksa her türlü hak ve hukuk kavramının siyasi iktidarın tercih ve takdirlerine terk edildiği, düşünüp ifade etmenin her türlü izansız ve terazisiz yaptırımlara maruz bırakıldığı, otoriter rejiminin kulları olarak mı yaşayacağız?

Ben, Cumhuriyetin aydın birikimine ihanet etmeden, evrensel insan hakları kurallarını sonuna kadar içselleştirmeye çalışan, hukukun üstünlüğünü olmazsa olmazım sayan, eşitlik, özgürlük, kardeşlik hayalinden asla vaz geçmeyen bir kadın, bir hekim bir siyasetçi, bir anne geçtim tamamını vicdanlı ve onurlu bir insan olmayı, insan kalmayı tercih ediyorum.

Beni buraya bu mahkeme salonuna bir hayal getirdi demiştim. Ve hayalleri nedeniyle yargılanan ilk kişi olmadığımı biliyorum ama son olmayı umut ediyorum. Bunun için de mücadele edeceğim.”

Kaftancıoğlu’nun sözlerinin ardından karşı taraf avukatının “15 temmuz gecesi attığınız tweetleri siyasi hiciv ve ifade özgürlüğü olarak ifade ediyorsanız darbe gecesi nasıl bir duruş sergilediniz?” sorusunu hakim reddetti.

Kaftancıoğlu’nun avukatları soruşturmanın genişletilmesini talep ederek ek süre istedi. Mahkeme iddianamenin usul ve hukuka uyduğu gerekçesiyle geri iadesi talebini kabul edilmedi.

SAVCI MÜTALAASINI AÇIKLADI

Daha sonra mütalaasını açıklayan duruşma savcısı, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun hapis cezasına çarptırılmasını ve tüm siyasi haklardan mahrum bırakılmasını istedi

DURUŞMA ERTELENDİ

Mütalaanın ardından duruşma 6 Eylül 2019’a ertelendi.

Kaftancıoğlu’nun avukatlarının “Müsaitliğimiz sorulmadı” itirazına karşı Hakim “Müsait olup olmadığınız bizi ilgilendirmez” yanıtını vermesi dikkat çekti.

CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, duruşmanın ardından açıklama yaptı

Kaftancıoğlu’nun açıklamasından satır başları şöyle:

Baştan sona hukuksuz bir süreçle karşı karşıyayız. 23 Haziran seçimine giderken iddianame oluşturuluyor ve 5 gün içinde kabul ediliyor. Mazbatadan bir gün sonra duruşmamız vardı. 18 Temmuz yine bir aradayız. Demekki seçimlerde yargıyı çok üzmüşüz.

AKP vesayeti yargı eliyle siyaseti dizayn etmektedir. Bu dava, İstanbul’u yeniden halka vermek üzere yola çıkmış bir il başkanını dolayısıyla sizleri cezalandırma davasıdır. Çünkü o kaybetti, biz kazandık arkadaşlar.

AKP vesayetine son verene kadar bedeli ne olursa olsun susmayacağım.

Arti gercek

Sahte içerikler için Canan Kaftancıoğlu’ndan şikayetçi olanlar belli oldu

Sahte içerikler için Canan Kaftancıoğlu’ndan şikayetçi olanlar belli oldu

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul İl Başkanı Dr. Canan Kaftancıoğlu hakkında 6 yıl önce yaptığı bazı sosyal medya paylaşımları ve hakkında üretilen sahte içerikler delil kabul edilerek açılan davanın 2. duruşması bugün İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüyor. AKP’nin İstanbul’u kaybetmesine atıfta bulunarak Canan Kaftancığlu savunmasında ‘bu bir cezalandırma kampanyası ‘ dedi. Öte yandan Canan Kaftancıoğlu’ndan şikayetçi olanlarında başında AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan bulunuyor.

CHP İl Başkanı Kaftancıoğlu hakkında, 2011 ve 2012 yıllarında paylaştığı tweetler gerekçe gösterilerek “Cumhurbaşkanına hakaret”, “Türkiye Cumhuriyetini alenen aşağılama”, “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme”, “Kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret” ve “Terör örgütü propagandası yapmak” suçlarından dava açıldı. Kaftancıoğlu, 17 yıla kadar hapis istemiyle yargılandığı davada ilk kez, 23 Haziran İstanbul seçimlerinden beş gün sonra (28 Haziran) hâkim karşısına çıktı. Duruşma Kaftancıoğlu’nun talebiyle savunma için 20 gün ek süre verilerek bugüne ertelendi. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın da şikayetçi sıfatıyla yer aldığı davanın ikinci duruşması bugün saat 10.00’da Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı’nda bulunan İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

EKREM İMAMOĞLU’NDAN KAFTANCIOĞLU’NA DESTEK

Kaftancıoğlu’na destek olmak için sabahın erken saatlerinde Adliyesi önüne çok sayıda partili ve yurttaş geldi. Yaşlısından gencine binler “Hak, hukuk, adalet” ve “Faşizme karşı omuz omuza” sloganları atarak Canan Kaftancıoğulu’na destek amacıyla birbirinden farklı bir çok pankart ve döviz açtı.

CANAN KAFTANCIOĞLU DAVASINDA ŞİKAYETÇİ OLANLAR BELLİ OLDU

Canan Kaftancıoğlu’nun yargılandığı davada şikayetçi olanların başında AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan geliyor. Avukat Celal Ülgen’in yaptığı açıklamada AKP’li Cumhurbaşkanı tek başına şikayetçi görülmesin diye başka şikayetçiler de eklenmiş. Avukat Celal Ülgen kendisine ait sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada ”Canan Kaftancıoğlu hakkındaki davanın şikayetçilerine bakılınca bu davanın Parti devlet ürünü olduğu AKP ile ortak prodüksiyon yapıldığı açıkça görülmektedir. Cumhurbaşkanı yalnız kalmasın diye şikayetçiler de eklenmiş. Fetö yargısı da böyleydi.” ifadelerini kullandı.

Av. Celal ÜLGEN@celalulgen

Canan Kaftancıoğlu hakkındaki davanın şikayetçilerine bakılınca bu davanın Parti devlet ürünü olduğu AKP ile ortak prodüksiyon yapıldığı açıkça görülmektedir. Cumhurbaşkanı yalnız kalmasın diye şikayetçiler de eklenmiş. Fetö yargısı da böyleydi.

CHP İSTANBUL İL BAŞKANI CANAN KAFTANCIOĞLU İLK SAVUNMASINI YAPTI

Canan Kaftancıoğlu, savunmasına başladı. “Her birinizin çok değerli olduğunu düşündüğüm zamanını böylesi bir davayla meşgul ediyor olmak şahsım adına üzüntü verici” diyen Kaftancıoğlu, “Ordu’nun bir köyünde yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Bana ve benim gibilere dayatılan hayattan kurtulmanın tek yolunun okumak ve mücadele etmek olduğu gerçekliğiyle çok erken yaşta yüzleştim” dedi.

Canan Kaftancıoğlu şöyle devam etti:

Çocukluğumdan başladım hak, hukuk, adalet kavgasına. Koşullarım beni buna mecbur kıldığı için. Ve bu mecburiyet, okudukça, yaşadıkça sol değerler gömleğini üzerime giydim ve bir daha hiç çıkarmadım.

Çocukluğumun anayurdunun bana öğrettiklerine, çamurlu köy yollarında koştururken kulağıma fısıldadıklarına, insanlığın o kadim hayaline eşitlik, özgürlük ve kardeşlik hayaline daima bağlı kaldım.

Zamana ve zemine göre gelişen ancak değişmeyen, inandığım ve savunduğum tüm değerler, hayatımın şekillendiği tüm zamanlarda yol haritam, pusulam oldu.

“UMARIM HAK İHLALİNE UĞRAMADAN BU SALONDAN ÇIKABİLİRİM”

Umarım ve dilerim ki; düşünce ve ifade özgürlüğü çerçevesinde, toplumsal olarak canımızı acıtan, hiçbir ayrım yapmadan, her biri tarifsiz acıyı barındıran güncel olay ve olgular karşısında hiçbir suç kastı ve niyeti taşımadan gösterdiğim toplumsal, siyasal ve insansal sosyal medya paylaşımlarım nedeniyle, bütün dünyanın gözü önünde açık bir hak ihlaline uğramadan bu salondan çıkabilirim.

Umarım, bir siyasetçinin fikir ve ifade özgürlüğüne asgari saygıyı duymayıp kamu gücü ve olanakları ile linç kampanyası başlatanlar karşısında ‘Olsun İstanbul’da hakimler var!’ demem mümkün olur.

Bu umudum ve dileğim şahsımdan ziyade hukukun üstünlüğüne inanan ancak üstünlerin hukuku altında ezilmeyi reddeden yine hukuk sınırları içinde mücadele edecek olan milyonlar adınadır.

İnsan hakları mücadelesi vermiş, örneğin işkencenin ne hukukta ne de tıpta çok da dillendirilemediği bir dönemde mahkemelere ve hekimlere yol gösterici olması amacıyla bu konuda tez hazırlamış bir hekimim. Bu mücadelemde tüm canlıların en temel hakkı olan yaşam hakkını sonuna kadar savunmuş; fikir ve ifade özgürlüğü, aile içi şiddet, çocuk istismarı gibi acı gerçeklikler ise daima ilgilendiğim ve savunduğum konular olmuştur. Savunduğum bu değerler ve ilkelerle birlikte; 2011-12 yılları arasında CHP İl Bşk Yrd, 12-14 il başkan vekili, 16-18 PM üyesi, 2018 Ocak ayından beri de İstanbul il Başkanı olarak aktif siyasetin içinde bulunuyorum.

“KORKUNÇ BİR KARALAMA KAMPANYASINA MARUZ KALDIM”

İl başkanı seçildiğim ilk günden itibaren yalan ve iftiralarla beslenen ailemi de içine alan korkunç hatta kolay katlanılmayacak, bir karalama kampanyasına maruz kaldım. Bilinçli ve kasıtlı yapılan o saldırılar ve tehditlerle bugünün taşları döşenmeye başlanmıştı aslında. Neyse ki hayat, o taşlara takılmadan yürümeyi de öğretiyor insana. İl başkanı seçildiğimin hemen ertesi günü şahsımı hedef göstererek talimat niteliğinde hakkımda “Bedelini ödeyeceksiniz” ithamında bulunanların şu an bizi getirdiği noktadayız.

Çok ilginçtir ki; 13 Ocak’ta il başkanı seçiliyorum. 15 Ocak’ta jet hızıyla başlatılıyor. Aynı gün ne tesadüf ki Cumhurbaşkanı şikayetçi oluyor ve hızlıca soruşturma dosyasına dahil ediliyor.

24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden hemen önce 22 Mayıs 2018’de soruşturma izni veriliyor 23 Haziran seçimlerine giderken iddianame oluşturuluyor ve 5 gün içinde kabul ediliyor.

Mazbatadan bir gün sonra 28 Haziran’da da ilk duruşmamız vardı. Bu gün 18 Temmuz yine bir aradayız. Sürecin işleyiş hızı, şekli, daha da önemlisi tarihleri alt alta sıraladığımızda söz konusu yargısal sürecin siyasi niteliğini göstermesi bakımından önemli.

Gelelim 7 yıl öncesine. O yıllarda yine aktif siyasetin içindeyken yazdıklarım suç kabul edilmeyerek bugün “suç” olarak değerlendiriliyor olması ve il başkanı seçildikten sonar alçakça saldırıların başlaması oldukça manidar.

“BU DAVA BİR CEZALANDIRMA DAVASIDIR”

İşte bu nedenlerle bu dava bir cezalandırma davasıdır. İstanbul’u yeniden halka vermek üzere yola çıkmış bir il başkanını cezalandırma davası. Bu dava, muktedire göre şekillenen yargı sisteminin, suçu ve suçluyu iktidar karşıtı olup olmamaya göre tanımlayan bir hukuki anlayışın sonucudur. Bu anlayış emin olun bizler kadar sizleri de mağdur etmektedir.

Neymiş suç aygıtım? Top, tüfek, silah değil. 7 yıl önce attığım tweetler yani sosyal medya paylaşımları.

O anın sözünü hayatın sözü gibi algılar ve yıllar sonra yorumlamaya kalkarsanız eğer memlekette bu salonlarda sosyal medyada o anın duygusunu sözünü aktaran milyonlar haricinde başka bir davalı göremezsiniz.

O yıllarda 140 karaktere sığdırılan sözlere bakarak kişiler, fikirler hakkında yorum yapmak bile mümkün olamayacakken yargılama hem de ağır cezada yargılamanın takdirini yine sizlere bırakıyorum.

Tüm vatandaşların yurttaş gazeteciliğini yaptığı bir dönemde, bir insan hakları savunucusu, bir siyasetçi, bir vatandaş olarak benim de toplumsal olaylar karşısında düşüncelerimi ifade etmem en temel hakkım ve görevimdir.

“KAMUSAL VE İNSANİ GÖREVİMİ YAPMIŞ OLMAM YARGILAMA KONUSU EDİLEMEZ”

Paylaşımlarım, devleti aşağılamak değil tam tersine devlet adına görev yapanların devleti küçük düşürmemesi için bir uyarıdır, bir tepkidir. Bana sorarsanız vatandaşlardan daha çok devleti temsil yetkisi bulunanlar devleti aşağılamama ve itibarını yerle bir etmeme sorumluluğuna sahiptir. Paylaşımlarım incelendiğinde üzeri yıllarca kapatılan ve hala kapatılmaya çalışılan siyasi cinayetlerin açığa çıkarılmayışını, faillerinin yargılanamayışını, yine ‘Bu ülkede güvercinleri vurmazlar’ diyen Hrant Dink’in katledilişini, çocuk yaşta öldürülen Berkin Elvan’ın katillerinin hesap vermeyişini, her türlü rüşvet ve yolsuzluk batağına batan bakanların açığa çıkmış aleni suçlarına karşın siyaseten aklanışlarını sorgulayıp kamusal ve insanı görevimi yapışım yargılama konusu edilemez, suç olarak tariflenemez.

Soruşturulması ve yargılanması gereken ben değil biraz önce sözünü ettiğim kişi ya da kişilerdir. Suç olduğu iddia edilen paylaşımlarım da düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamındadır.

Tele1

Flaş iddia! Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan görüştüler: Erken seçim kapıda

Flaş iddia! Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan görüştüler: Erken seçim kapıda

Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun ekibinde yer alan AKP eski Genel Başkan Yardımcısı ve eski Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ, Ahmet Davutoğlu’nun Ali Babacan ile görüştüğünü ama Babacan’ın ekibinde yer alanlardan bazıları Ahmet Davutoğlu ile çalışmak istemediklerini aktardı. Öte yandan Selçuk Özdağ bir erken seçiminde yakında gündemimize gireceğini iddia etti.

Davutoğlu – Babacan görüşmesinin Şubat ayında gerçekleştiğini belirten Özdağ, “Sayın Davutoğlu’na da, biz önde olalım siz bizim yardımcımız olun gibi teklifler yapıldığında da Sayın Davutoğlu, kesinlikle Türkiye’yi düşünerek böyle bir şey olabileceğini, neden olmasın dediğini ancak daha sonra Sayın Babacan’ı tenzih ederim ama bazılarının çalışmak istemedikleri arkadaşlar naklettiler.” dedi.

Davutoğlu’nun ekibinde yer alan Selçuk Özdağ‘ın açıklamaları şöyle:

MİLLET AKP’DE KALIN DEMİYOR

Davutoğlu emin adımlarla hedefine doğru yürüyor. Bu hedef, Türkiye’nin daha özgür daha müreffeh daha özgür olması, cumhuriyetini demokrasi ile taçlandırılması, hukuku adaletle buluşturması, devletini liyakatle ve ehliyetle ilgili çalışmaları devam ediyor. Manifestonun devamı olacak. Yarın Türkiye’nin fotoğrafını çekecek. Gelecek tasavvuru ile de ilgili yarın ipucu verecek. Bundan sonra 3-4 ilde daha konuşması var. Ege, Marmara, Akdeniz ve Karadeniz’de konuşma yapmak istiyor. Yaz boyunca tamamlamak istiyor. Millet kendisini hangi yol haritasını çizdiyse, bu iki ay içerisinde de gideceği şehirlerde nasıl yol haritası çizecekse, bu istikamet doğrultusunda yürüyecek. Millet ne derse onu yapacağız ama millet AKP’de kalın demiyor. Millet önce AKP’de kalın diyordu artık demiyor.

AKP İÇİNDE KALACAKLAR MI?

Geçmişte ayrılanlar oldu, ne oldu, bugünde ayrılanlar olabilir, ne oldu, boş çuval ifadelerini doğru bulmuyorum. Eğer boş çuvalsa bu arkadaşlar, neden Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Genel Başkanlık yaptı bu arkadaşlar. Bence Türkiye’de artık AKP’nin söylemlerinde öğrendiğimiz kadar, bu söylemleri devam ettirecekler gibi ama ettirmezler ise, Türkiye’nin bütünlüğü noktasında çaba sarf ederler, adaleti meydana getirirlerse, bürokrasi de yeniden bir şekillenme meydana gelirse, dış politika düzelirse, ekonomide bir düzelme meydana gelirse, bugüne kadar bir adım atıldı mı, ben atılmayacağını düşünüyorum, atılmasından memnuniyet duyarız,

“BİZ MAKAN VE MEVKİ PEŞİNDE DEĞİLİZ”

Biz makam ve mevki peşinde değiliz. Eğer olsaydı, Sayın Davutoğlu Başbakanlığı döneminde tavırlar koymazdı. Mesela, MKYK’da karar almıştık. Hiç kimsenin, birinci derecede akrabası olmayacaktı. 3 dönemi biten milletvekillerinin ya kızları ya oğulları ya şunlar ya bunlar milletvekili olmak için can atıyordu. Davutoğlu bir karar almıştı. Siyasi etik, şeffaflık yasası çıkarmak istedi. Sayın Cumhurbaşkanının, sadece devletin açılışlarına katılmasını, partinin bir genel başkanı olduğunu, seçim çalışmaları yapacağını ve ayrıca 7 Haziran seçimlerinde yapılanları gördük. 40.9 ardından ise 81 ilin gezilmesi ve milletvekili listelerinde de istisnalar hariç akrabalarının olmaması sonucunda 49.5. Bunlarla ilgili Sayın Davutoğlu’nun çıkışları olmasaydı, tavır koymasaydı Başbakanlığa devam ederdi.

“CHP İLE BİRLİKTE HAREKET EDELİM”

Türkiye’deki STK’lar güçlü olmalı ama siyasallaşmamalı, devleti ele geçirme çabasında olmamalı. Neden 50+1 getirildi. Yasa olmamasına rağmen MHP ile neden ittifak yapıldı. Yasa yoktu ama çıkarılmamıştı. Her partinin dokusunu neden bozduk. Neden partilerin özgül yapısını bozarak seçimlere giriyoruz ki. Neden böyle bir kamplaşmaya, kutuplaşmaya meydan verdik.

1 Kasım seçimlerine gidiyoruz. CHP ile koalisyon görüşmeleri yapıyoruz. CHP’ye kısa vadeli bir hükümet kuralım teklifi yapılmış. CHP bunu kabul etmemiş çünkü uzun yıllar muhalefet etmiş iki parti. Nasıl başarılı olacağız, başarılı olursa devam edelim denilmiş. MHP’ye yapılan 4 teklifte de, uzun vadeli, kısa vadeli, seçim ve azınlık hükümeti teklifi yapılmış, makes bulmamış. Erken seçim kararı alınmıştı. Burada Sayın Davutoğlu’nu nasıl tasfiye etmişlerse aynı kişiler o listelere de müdahale etmişlerdir. Partide Sayın Cumhurbaşkanının bir ağırlığı var. Cumhurbaşkanı olduktan sonrada genel başkanlığı bırakmak istememiştir. Burada yapılması gereken ya tam başkanlık, ya sembolik bir Cumhurbaşkanlığı olmalıydı. Bu sistem kavga ettirir. 15 Temmuz’dan sonra ben şunu söyledim partimizin ileri gelenlerine, bir darbe girişimi oldu, bu darbe girişiminin arkasında egemen güçler var. Gelin, CHP ile birlikte hareket edelim. Buyurun bu darbeyi her yönü ile araştıralım.

“ERKEN BİR SEÇİM KAPIMIZI ÇALACAK”

Türkiye’de yeni parti neden konuşuluyor. Niçin? Bir ihtiyaç var ki konuşuluyor. Herkesin kurma hakkı var. Her milletvekili bizim için değerlidir. Eski yeni tüm yeni milletvekilleri ile görüşüyoruz. Bu noktada Sayın Davutoğlu etik değerlere önem veriyor. Türkiye’nin de yakın zamanda erken bir seçim kapısını çalacak gibi görünüyor. Tekrar bir 16. seçim yaşamak istemiyoruz. Türkiye’de her seçim 2 milyara, 2 katrilyona mal oluyor. Aynı zamanda 3 ayımızı alıyor. Zaten biz kalkınmakta olan bir ülkeyiz. Yeni yeni kalkınan bir ülkeyiz. 17 yılda 16 seçim doğru değildir. Bütün milletvekilleri ile görüşüyoruz zamanı gelmeden etik değil.

BABACAN İLE GÖRÜŞME SONRASI “DAVUTOĞLU’NA KARŞI REZERV GÖRDÜK”

İkisi de kıymetli, ahlaklı siyasetçiler. Ama bugün itibariyle yaklaşık 7-8 ay önceki görüşmeyi ifade etmek isterim kamuoyuna. Şubat ayında, Ali Babacan bey kendisi ile görüşmeye geldiğinde, ne yapmak istiyorsunuz diye sorduğunda onlar, “Türkiye ile ilgili böyle bir düşüncelerinin olduğunu”, siyaset arayışı içinde, bunu parti olarak söylemiyorum kesinlikle. Sayın Davutoğlu’na da, biz önde olalım siz bizim yardımcımız olun gibi teklifler yapıldığında da Sayın Davutoğlu, kesinlikle Türkiye’yi düşünerek böyle bir şey olabileceğini, neden olmasın dediğini ancak daha sonra Sayın Babacan’ı tenzih ederim ama bazılarının çalışmak istemedikleri arkadaşlar naklettiler. Bunlar sayın Davutoğlu ile beraber yürümek istemediklerini, birlikte hareket etmek istemedikleri ifade ettiler. Gördüğümüz kadarı ile okuduğumuz kadarı bir partileşme süreci başlattıklarını görüyoruz. Sayın Davutoğlu, burada bir hırsının olmadığını göstermek adına aynen 3 yıl önce Ak Parti kongresinde nasıl görevi bıraktıysa, bugünde aynı şekilde Türkiye’ye zarar vermemek adına peki demişti. Sonra bazılarının Sayın Davutoğlu’na karşı rezervlerini gördük.

Tele1

AKP Kulislerinden çarpıcı iddia! Berat Albayrak her an gidebilir

AKP Kulislerinden çarpıcı iddia! Berat Albayrak her an gidebilir

Yeniçağ Gazetesi Ankara Temsilcisi Ahmet Takan Erdoğan’ın damadı Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın durumunda her an bir değişiklik olabileceğini iddia etti. Takan bu iddiasını AKP kaynaklarına dayandırdı.

AKP hükümetlerinden bakanlık yapan ve şu an İngiltere’de bulunan Mehmet Şimşek konusunun da belirlisizliğini koruduğunu söyleyen Takan, “Erdoğan’ın önündeki “gizli” Suriye raporu…” başlığıyla yayımlanan yazısının ilgili bölümünde şunları kaydetti:

Sıcak gündemin önemli bir maddesi olması sebebiyle, saraydaki Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi revizyon çalışmalarından da kısa notlar iletelim;

Sarayda hala tam bir netlik yok. Siyasi kulislerde, “Geri adım atmak istemiyorlar. ‘Revizyon’ dediklerinin sadece Cumhurbaşkanı’nın partisinden istifa etmesi olduğu anlaşılıyor. Parti genel başkanlığını bırakmasının ötesine geçmeyecek bir revizyon gibi görünüyor. Cumhurbaşkanı olarak bundan sonra devam edecek. Tarafsız kalacak. En azından partisinden istifa etmiş olacak. Bunun dışında net bir değişiklik yok. Sadece bunun üzerine çalışılıyor. Bir kere daha seçilebilir ihtimali de masada duruyor” diye konuşuluyor.

Heyecanla beklediğiniz (!) kabine revizyonuna gelince… Ankara, “bugün-yarın açıklanabilir” diye geri sayıyor!.. Ali Babacan’ın partisine geçmeyeceğine ve kabine de yer almak istemediğine dair haberler çıksa da yaşantısına İngiltere’de devam eden Mehmet Şimşek konusu hala belirsizliğini koruyor… Nedenini ise AKP kaynakları “Berat Albayrak’ın durumundan dolayı. Bu konuda her an için her şey olabilir” diye izah ediyor!..

Kaynak:Halk TV

 

Abdullah Gül’den Babacan’a ‘Davutoğlu’ uyarısı!

Abdullah Gül’den Babacan’a ‘Davutoğlu’ uyarısı! “Partimizde olmamalı”

Oda TV yazarı Sabahattin Önkibar aktaracaklarının kulis fısıltıları değil kesin bilgiler olduğunu belirterek, birkaç hafta önce aracıları Ahmet Davutoğlu ile Ali Babacan’ı iddia etti. Abdullah Gül’ün karşı çıktığı gizli görüşmenin konuşmalarını kaleme aldı.

Sabahattin Önkibar’ın ”İşte Babacan’ın ve Davutoğlu’nun gizli görüşmesinde konuşulanlar” başlıklı yazısı şöyle:

Birkaç hafta önce aracılar Ahmet Davutoğlu ile Ali Babacan’ı buluşturur. Ancak, Abdullah Gül bu görüşmeye karşı çıkarak şöyle demiştir:

-“Ahmet Davutoğlu kamuoyunda dinci imajı ile bilinir ve böyle biri bizim yeni partimizde olmamalıdır…”

“GÜL DE BENİM GİBİ YARDIMCIN OLSUN!”

Gül’ün bu menfi bakışına ve rezervine rağmen Babacan ile Davutoğlu bir araya gelir.

Uzun müzakereler sonunda Ahmet Davutoğlu Babacan’a şunu söyler:

-“Tamam Ali Bey genel başkanlığınıza evet deyip yardımcınız olmayı kabul ediyorum ama bir şartım var.”

Babacan “Nedir” deyince Davutoğlu devam eder:

-“Sayın Abdullah Gül’de gelsin benim gibi sizin yardımcınız olmayı kabul etsin.”

Ali Babacan:

”Sayın Gül bu aşamada aktif görev almayı istemiyorlar. Bize yol gösterecekler.”

Davutoğlu patlar:

-”Bunun adı fırsatçılık ve pusuya yatmaktır… Risk almadan, mücadele etmeden Tayyip Erdoğan gibi bir siyasi fenomeni alt etmek mümkün değildir. Abdullah Bey siyaset peygamberi ya da birilerinin kayyımı gibi davranmaktan vazgeçmeli, yani sahneye çıkıp bizler gibi açıktan meydan okumalı…”

DAVUTOĞLU, EKRANDAN BOMBALAYACAK

Görüldüğü gibi Gül ile Davutoğlu arasında köprüler atılmış durumda ki bunun nedenlerinden biri de Abdullah Bey’in Davutoğlu’nu “Tayyib’in gizli adamı” olarak görmesi ve sunmasıdır.

Ahmet Davutoğlu, Gül’ün bu yakıştırması bağlamında yakın çevresine şunu söylüyor:

-“Önümüzdeki günlerde iki ayrı TV kanalına çıkıp Tayyip Erdoğan’ın yaptığı yanlışları ortaya koyup, bana o yakıştırmayı yapan Sayın Gül’ü utandıracağım.

Peki televizyonda neleri mi açıklayacak Ahmet Davutoğlu?

Yıllar yılı uygulanan Suriye ve ihvancı politikaların kendisinin değil, Tayyip Erdoğan ile MGK’ya ait olduğunu belgelerle ortaya koyacakmış!

SURİYE VE RUS UÇAĞI KONUSU

Keza, düşürülen Rus uçağı konusunda Saray, yani Tayyip Erdoğan’ın nasıl her şeyi eline-yüzüne bulaştırdığını yine belgelerle açıklığa kavuşturacakmış.

Bir başka bilgi Ahmet Davutoğlu’nun yakın çevresi, Ahmet Bey’in İstanbul Erkek Lisesi yıllarında ülkücü kökenli olduğunu hatırlatma gereği duymalarıydı… Ali Babacan’dan ayrı kuracakları partinin AKP’ye oy veren Kürt muhafazakarlarla MHP’den oy alacağından eminler.

Davutoğlu bu arada devletlerarası ilişkilerde Cumhurbaşkanı, MGK ve TBMM’nin dışında hareket etmenin imkansız olduğunun altını çizerek hakkındaki iddialara bu çerçevede bakılmasına dikkat çekti.

Medyaradar

%d blogcu bunu beğendi: